Bari Yavruna Acı / Gülçin Beyza Yalçın


Hava nasıl da soğuk. Adeta yapıştığım elektrikli sobanın kızgın rezistansı yüzümü kızıla boyarken sırtım soğuktan ürperiyor. Bu sefer sırtımı dönüyorum sobaya, biraz sonra da üşüyen ellerimi hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum. Sıcak hava daha yere inemeden aşağıdaki boş dükkânın ayazı karşılayıp geri püskürtüyor.

Son seviyede yanan elektrikli soba epey sonra odanın soğuğunu biraz olsun kırıyor. Dışarıdan gelen neşeli seslere daha fazla kayıtsız kalamıyor ve üstüme kalın hırkamı geçirdiğim gibi pencereye koşuyorum. Daha pencereyi açmadan döne döne inen kar taneleri gözüme çarpıyor.

Sokak her yaştan çocuk ve insan dolu. Çocukların sevinç çığlıklarına büyüklerin neşeli kahkahaları eşlik ediyor. 

Uzun zamandır beklenen kar nihayet yağdı. Sokaklarda elleri havaya açılmış düşen karları yakalamaya çalışan çocuklar, daha yere düşmeden topluyor onları. Arabaların üzerinde birikmeye başlayan karlar, kartopuna dönüşüp komşu teyzelerin sırtında parçalanarak dağılıyor. Bu saatlerde her zaman ıssız olan sokak neşeli insanlarla dolu. 

 Bu hızla yağmaya devam ederse  yerler de bir süre sonra kar tutar.

Neşeli insanların neşesi bana da sirayet ediyor kısa zamanda. Seyrederken eşlik edecek bir dost lazım. Mutfağa koşup kaynamakta olan zencefilli yeşil çaydan kocaman bir fincana doldurup içine bir dilim de limon atıyorum.

Pencereye yeniden döndüğüm zaman sırtımdaki yün hırkam  sırtımı, iki avucumun arasına aldığım limonlu yeşil çayım ellerimi ısıtıyor.

Ah nasıl da mutlu oldum çocukların koşuşmalarını seyredip çığlıklarını dinlerken. Aşağı inip aralarına katılmamak için kendimle mücadele halindeyim.

İçimdeki çocuğu tutamadım. Kaçtı… 

Aşağıya değil ama taa seneler öncesine…

***

Bir sömestir tatilinde köydeyiz. Babaannemin yokuşun başındaki evin etrafı insan dolu. Hummalı bir hazırlık var. Biraz sonra komşulardan biri tahta merdivenle koşup geliyor. Yokuşun başında yere bırakıyor. Heyecanla bekleyen kalabalık koşuşarak merdivenin basamaklarında yer kapıyor. Ben annemle halamın arasında bir yere oturuyorum. En önde her zaman ciddi görmeye alıştığımız Sabiha öğretmen ve oğlu Murat bile var. Daha kimler yok ki upuzun merdivenin üzerinde. Küçük amcamın, kısa boyundan dolayı “gıbıdık bacaklı Arife” diye kızdırdığı komşu teyze. “Pates kızı” dedikleri Fatma teyze.  İki ev ötedeki uzaktan akrabamız Gülizar Hala, Aniş Teyze,  Hanife Yenge…

Mahallenin tüm genç kadınları ve kızları, arada da şehirden geldiğimiz için imtiyazlı olan ben ve Sabiha ile Kazım öğretmenin oğlu Murat. Başka çocuklar binemiyor şimdilik bu geleneksel kızağa.

Arkadan birinin hızla ittiği kızağımız aşağı doğru çığlıklar eşliğinde kaymaya başlıyor. Üzeri salkım saçak insanlarla dolan tahta merdivenden oluşan kızağımız, bir tren vagonu gibi harekete geçiyor. Hızlanıyor hızlanıyor… Midemde uçuşan kelebeklerle beraber ta okul bahçesinin duvarına kadar hızla kayıp, duvarın önüne  midemdeki kelebeklerle konuyoruz.

Şimdi sıra diğer bekleyenlerde. Bir sefer daha biniyorum kızağa. Bu sefer çocuklarla beraber.

Mahallenin kadınları Sabiha öğretmenin evine doğru yol alırken biz çocuklar kızaran burunlarımız, buz gibi ellerimizle oynamaya devam ediyoruz. İki amcam karları küreyerek bahçenin yolunu temizliyorlar. Yolun bir tarafında bizim boyumuzu aşan bir kar tepeciği yükseliyor kısa sürede. Öğretmenin oğlu Murat’la karlara yatarak izimizi çıkarıyor, ellerimizi ayaklarımızı yelpaze gibi aşağı yukarı sallayarak kelebek yapmaya çalışıyoruz.

Küçük amcam gülerek geliyor. Daha derin iz çıkarmak ister misiniz?

Sevinçle zıplayan beni, büyük amcamla beraber iki omuzumdan tuttukları gibi kara gömüyorlar.  Boğazıma kadar gömüldüğüm karların içinde ağzıma gözüme dolan karlardan fırsat bulabildiğim kadarıyla sesimin son gücüyle bağırmaya başlıyorum.

Amcalarımın kahkahalarına benim çığlıklarım karışırken büyük ebem dışarı fırlıyor. Beni tuttuğu gibi gömülü olduğum karlardan çıkarırken,  amcamları azarlayarak kovalıyor.

Kucağında  içimi çekerken beraberce  içeri giriyoruz. Sobanın üzerinde kaynayan nane çayından koca göbekli, kulplu, alüminyum bir tasa doldurup uzatıyor. Dokunduğum bardak elimi yakınca geri çekip ağlamaya devam ediyorum. Ağlamaktan ve soğuktan akan burnumu siliyor büyük ebem. Sonra ellerimi iki avucu arasına alarak hohlamaya başlıyor. Onun sıcacık ellerinin arasında ki ellerimin sızısı diniyor. Gözyaşlarım kuruyor.

Büyük ebem yani dedemin annesi Fadime babaannem gülen gözlerini çevreleyen buruşuk yanakları, mavi boncuk oyalı beyaz yemenisi ile çevrili başını iyice yaklaştırıyor yüzüme. Islak bir öpücük konduruyor soğuktan sızlayan yanaklarıma. Yüzümü buruşturarak kolumun yeni ile   yanaklarımı silmeme kahkaha ile cevap veriyor, sonra biraz soğumuş olan nane çayını ellerime tutuşturuyor yeniden.

***

Elimdeki fincandan ebemin nane çayının kokusu geliyor burnuma.

Bir el hırkamın eteğini çekiştiriyor sanki. Avuçlarımda fincanım, yüzümü aşağı çevirip bakıyorum. Bu mahzunca çatılmış kaşların altındaki masum yüz, çok tanıdık ama çıkaramıyorum bir anda.

Kim ki bu?

Bu… Bu… Ekrem bebek bu. 

Daha önceki gün  annesini,  adliye koridorunda dört yaşındaki ablası Zülal’e yaslanarak bekleyen bir buçuk yaşındaki Ekrem bebek. Annesi İlayda öğretmen ile beraber tutuklanıp karantina hücresine kapatılan Ekrem bebek.

Daha onların acısına yanarken hemen ertesi gün, dokuz aylık Saime bebek, annesi Yasemin hemşire ile tutuklanıp karantina hücresine kapatıldı.

Ekrem bebeğin babası zaten uzun süredir cezaevindeydi. Saime bebeğin babası ise annesi ile beraber tutuklandı.

Evet ya bebekler anneleri ile beraber tutuklanıyor artık memleketimde. Onlara da mahkum karnesi düzenleniyor. 

Gül yüzlü çocuklar kar ve tatil anıları değil, adliye, karakol, nezarethane, hapishane anıları biriktiriyor artık.

***

Dışarıdaki neşeli sesleri duymamak için penceremi kapatıyorum. Elektrik sobasının fişini çekip elimden tutan Ekrem bebek ile beraber karantina hücresine giriyorum. Anne İlayda Zülal’i kucağına almış, eğdiği başından gözleri görünmüyor ama damlalar iniyor Zülalin saçlarının arasına.

Ah kardeşim İlayda’m! Sarılabilsem sana, silsem gözyaşlarını. Ekrem bebeğini kucağımda uyutsam, Zülalin eline kakaolu bir fincan süt tutuştursam. Günlerdir yorgunluktan, acıdan biten bedenini dinlendirmen için bir yatak sersem.  Bu paçavraya dönüşmüş kirli battaniyeyi atıp hanımeli kokulu nevresimler sersem. Uyanınca mis kokulu bir bardak çayla karşılasam. Ellerinden tutup Ekrem bebek ve Zülalin oturduğu kahvaltı sofrasına götürsem.

Sonra çıksak en yakın parka. Kardan adam yaparken kartopu atsak etrafta koşuşan çocuklara. Üşüyen ellerinizi ellerimin arasına alsam hohlayarak ısıtsam büyük ebem gibi. Eve dönüp aynı o mis kokulu nane çayından yapıp içine bir dilim limon bıraksam.

Evinize gitsek beraber…

Ah!… Eviniz kaldı mı ki? Baban nicedir tutsak zaten annen işsiz. Nasıl dönecek o ev? Ananede mi kalıyordunuz yoksa babaannende mi?

***

Ah Saime bebek sizin kaldı mı bir eviniz yuvanız?  Zira zalim muktedirlerin yıkıp viran ettiği evler o kadar çok ki.

Nereye koyacak anneciğin o başındaki kocaman kurdeleli tacını? Ya da kucağındaki minik mandolinini?

Baban nasıl öpecek o minik göz kapaklarını?

O sağı beton, solu beton, altı beton, üstü beton mezara benzeyen karantina hücresinde nasıl ısıtabilecek anneciğin seni?  Battaniye verecekler mi?

Akşam yemeğinde ne yiyeceksin? Mercimek mi yoksa yağları donmuş patates yemeği mi?

Meyve püresini nasıl yapacak anneciğin?

Ah!…  Saime bebek yaktın yüreğimi…

Ah!… Ekrem bebek dağladın ciğerimi…

Ah kuzum! Zülal’im nasıl kurtarsam seni?

Ülkemde bebekler beton mezarlara canlı canlı gömülüyor.

Solduruluyor gül yüzleri… Susturuluyor şarkıları… Ağızlarına tıkanıyor şen kahkaları…

Elinden tuttuğu annesiyle beraber, jandarmalara, polislere  hüzün ve korkuyla bakıyor bebecikler.

Savcılar, hakimler memleketimde çocukları tutukluyor ey insanlar!

***

Ey kudretli Savcı Bey! Ey azametli Hakim Bey! Biricik kızının yanaklarından öptükten sonra battaniyesini sıkı sıkı yanlarından bastır. Soğuk değmesin  o minik bedenine.

Derin uykuda rüya görürken, kelebek kanadı gibi titreşen gözkapaklarına, bir yana doğru hafifçe çekilip gülümseyen gül goncası dudaklarına  iyi bak.

İyi seyret o gül yüzlü meleğini,  zira gün gelecek o yavrun senden utanacak.

Babasının bir bebeği tutukladığını öğrenen evladın, arkadaşlarının yüzüne bakamayacak.

Hemen değil ama bir gün, o minik yavrun da büyüyecek ve anne olacak. İşte o zaman kendi evladını uykuda seyrederken  sen aklına gelince, o beton mezarlara gömdüğün bebekleri hatırlayıp  senden nefret edecek.

Kendi evladına bari yapma bunu…

Başkasının evladına acımazsan, bari kendi evladına acı…



Kategoriler:Deneme, Gülçin Beyza Yalçın, Hatıra, Hikaye, Yazarlar

1 reply

  1. ne güzel bir yazı…tebrikler…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: