Dev Aynası / Alim Sariye


Aynanın karşısında, dakikalardır hayran hayran süzüyorsun kendini. Başını bir sağa çeviriyor, bir sola, bir üstten bakıyorsun, bir alttan. Yüzünde laubali bir sırıtma. Var mı benim gibisi? elimi sallasam ellisi. Bütün anneler, kızlarını senin için doğurmuş sanki. Bir kaş göz işaretin yeter. İstediğini alır, istemediğini red edersin. Ama sana göre, seni red edecek birini henüz doğurmamıştır analar.

Ucuz marketler zincirinden aldığın saç jölesini itinayla kafana sürüp, ellerinle bastırarak, dana yalamışçasına saçlarını yana yatırdıktan sonra, dayıoğlunun sana hediye ettiği güneş gözlüğünü takıp, bedenine iyice dar gelmeğe başlamış gri montunu da zorlayarak giyiyor, fermuarını birkaç denemeden sonra yarısına kadar çekebiliyor ve aynaya son defa bir göz atıp tekrar sağa ve sola dönüyorsun. Önden yapıştırdığın saçların normal görünse de arka taraflarını sorma gitsin. Minibüs durağına giderken köşedeki büfeden en ucuzundan bir paket sigara alıp montunun sol iç cebine koyuyorsun. Biraz sonraki seremonide lazım olacak.

Minibüste oturacak yer olmadığı için ayakta iki büklüm olarak şehrin meydanına zor atıyorsun kendini. Ama minibüsten inişini tarif edemem. O ne letafet, ne nezaket. Saçlarını ve gözlüğünü ellerinle bir daha kontrol ediyorsun. Göbeğini saklamak için iyice karnını içeriye çekiyorsun. O sigarayı çıkarışın, muhtar çakmağını birkaç defa çaktıktan sonra sigarayı yakışın, hele hele o dumanları yukarılara üfleyişin. Meydana teşriflerinizi henüz fark etmedi hiç kimse. Sen de hafif hafif gözlerinle kolaçan ediyorsun etrafı. Az sonra insanlar seni fark edecek ve seni Brad Pitt zannederek imzalı resim isteyecekler. Ama aradan yarım saat geçmesine rağmen kimse fark etmedi seni. Belki gözlüklerini çıkarsaydın tanırlardı. Bu nasıl bir hayal kırıklığı. Sonra otopark duvarının dibine çöküp, dişlerini gıcırdatarak yarım paket sigarayı içiyorsun oracıkta.

Varoş mahallesinde fakir bir ailenin haşarı oğlanı imajını kamufle etme gayretleri daha ne kadar devam edebilir? Ailenin bütün imkanlarını senin okuyup hayatını kurtarman için seferber ettiği halde sen, defalarca okuldan kaçarak ya sinemaya, ya futbol maçlarına, ya da senin gibi diğer kaçkınlarla beraber metropolün karanlık ve gizemli sokaklarında volta atıp en değerli zamanlarını törpüledin acımasızca. Etrafında onca güzellik varken, türlü türlü entrika ve kaoslarla dolu karanlık menfezlerde huzur ve sükunet aradın. Sen, hayaller aleminde yaşıyorsun. Herşeyi oyundan eğlenceden ibaret zannediyorsun. Cehaletin düşünmene engel oluyor. İçindeki manevi boşlukları mülevves şeylerle doldurup, nefsini geçici zevklerle avutmak istiyorsun.

Öylesine kaptırdın ki bu hayal alemine, kendini başkalarından ayrıcalıklı gördüğün için sanki bütün hastalıklar ve ölümler hep başkaları içindir. Depremler, felaketler, trafik kazaları başkalarının kaderidir. Hep başkalarının çocukları vatan için şehit olur. Fakirlik ve yaşlılık sana göre değildir. Mektep-medrese görmediğin için olayları anlama ve yorumlama sıkıntısı çekiyorsun. Mürekkep yalamış birilerinin yanında dut yemiş bülbüle dönüyor, fikirle mukabele edemediğin için küfürle ve şiddetle kavgaya sebep oluyorsun.

Müsbet manada sığınacak bir yerin olmadığı için, siyaset cereyanına kapılarak taraf olduğun tarafın fanatik bir savunucusu oluyor, karşındaki bütün değerleri tahkir ediyor, herkesi düşman görüyor, tutunduğun zeminin yok olup gitmesi endişesiyle tir tir titriyorsun. Bu korku sende hastalık haline geliyor ve narsist biri olarak sürekli saldırgan kavgacı ve iftiracı olarak toplum nezdinde güvenilirliğini kaybediyorsun.

Televizyon dizilerindeki renkli hayatlar, senin için önü alınamaz bir tutkuya dönüşmüş. Kendini ve hayatını oradaki karakter ve hayatlarla özdeşleştiriyorsun. Fakat bu diziler tamamen bir oyundan ibaret. Zengin, genç ve yakışıklı iş adamları, konaklardaki lüks hayatlar, lüks arabalar, kadınlar, ziynet eşyaları, uçaklar, tatiller, emek vermeden köşeyi dönmeler.. Ama senin hayatın ve varlığın gerçeğin tamamen kendisi. Don Kişot’un yel değirmenlerine kılıç sallaması ne kadar gerçeklerle bağdaşmıyorsa, senin de kendini dizinin içinde bir karakter olarak kabul etmen, rüyada Mississippi’de oltayla balık avlaman gibidir.

Haydi gel! seninle Kız Kulesi’nin karşısında oturup çaylarımızı içelim. Şöyle etrafımıza dikkatlice bir bakalım. Şahit olduğumuz bunca güzellikler bize ne anlatıyor? Bu denizler, martılar, su üzerinde yüzen kocaman gemiler, tam karşımızda inci gerdanlık gibi dizilmiş yüzyıllardır tarihe maydan okuyan devasa mabetler ve camiler. Şadırvanlarında buz gibi sularla taptaze abdestlerini alarak bu camileri dolduran binlerce, yüzbinlerce insanlar. Minarelerden günde beş vakit dalga dalga kainata yayılan ezanlar. Bu denizlerin derinliklerinde yaşayan çeşit çeşit ve rengârenk canlılar. Semanın derinliklerine doğru muhteşem bir mizanla dönüp duran kehkeşanlar. Bütün bu sistemlerden bize bahseden Kur’ân-ı Hakîm bizlere neler anlatıyor? Zindanlarda suçsuz yere ömür tüketen masumlar, çocuklarına hasret, sütlerini toprağa sağan anneler, yurtlarını yuvalarını terk edip hicret yollarına düşenler bize neyi anlatıyor.? Unutma bu dünya adalet üzerine dönüyor. Eğer adalet yoksa herşey yerle yeksan olacak demektir..!

Alim Sariye



Kategoriler:Alim Sariye, Deneme

1 reply

  1. Ellerine sağlık kardeşim.
    Çok güzel bir paylaşım oldu.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: