Tespihim Sende Kalsın Akrem 2. Bölüm / Gökhan Bozkuş


  Hiçbirimiz Yunanca bilmiyorduk ve görevliler bizlere bir şeyler anlatıyorlar. Yorgunluk,  uykusuzluk , açlık ve bilinmezlik. Tek sıra halinde bizler öylece bekliyoruz. Kapı açıldı ve çocuklarla annesi önce gelsin demiş olacaklar ki bir görevli , kadınları ve çocukları önce aldılar içeri. Sonra da bize devam işareti verdiler. Çantalarımızı didik didik ettiler. Pantolonların ceplerinden kazakların kollarına kadar… Traş takımıma,  tırnak çakıma ve makasıma el koydular. Telefonlar ve paralarımızı zaten nezarethanedeyken almışlar ve sarı zarfın içine koymuşlardı.

    Kafamı kaldırdığımda tam karşıda demir parmaklıklardan dışarıya doğru uzanan onlarca el gördüm. Her yaştan her boydan el. Burası galiba hapishane bölümü ve bunlar da mahkumlar. Bizleri buraya koyacak değiller ya. Birazdan başka bir kapıdan geçecek ve tek kişilik odalardan oluşan, içinde banyosu , temiz yatakları olan yere geçecektik. Kabul etmeyen bir yanı var insanın. Bu yüzden böyle hayaller kuruyor.

  Ben kendi kendime o hayalleri kurup sert ekmeği yerken görevlinin hareketiyle bizim grup ayağa kalktı. Demir parmaklıkların uzaktan göründüğü o yere doğru inşallah gitmeyiz diye dua ediyordum içimden. Daha sonra öğrendim ki o kapıdan, o sahneyi gören birçok kişi aynı duayı etmiş.
  Filmlerde gördüğümüz hiçbir hapishaneye benzemiyordu çünkü burası. Devasa parmaklıklar ve kadın,erkek,yaşlı, çocuk birçok insan ayakta dizilmişler ve yeni gelenleri izliyorlar. Gözler tanıdık bir sima arıyor. Tanıdık derken memleketten herhangi bir insan. Kendi toprağından,  kendi ülkesinden… Hani bir işaret parmağına dönüp hal diliyle ‘çık burdan’ diye bir haritaya dönüşen ülkesinden. Bir mengene misali güzel insanları sıktıkça sıkan ülkesinden. Neden peki ? Simalardaki bilinmezliğin,  bakışlardaki yabaniliğin verdiği ürperti. Oysa bilinenlerin açtığı yara taptaze elimizde, yüzümüzde,  gözümüzde,  kalbimizdeydi.    
    Adım adım o parmaklıklara yaklaşırken bir şey oldu. Görevli kapıyı açmadı. Durdu ve başka görevli ile konuştu. Elif Bacı ağlıyor,  Miray uyuyor, Ahmet de annesi ile birlikte ağlıyordu. Bir an Mehmet ile göz göze geldik. Bakışları öyle derin bir kuyu öyle karanlık bir dehliz gibi geldi ki bana. Binlerce metre halat olsa ve ucunda bir kova… Çıkarabilirsen çıkar saklananı. Neredeyim ben? Burası neresi? Bu uğultu,  bu farklı dillerden gelen çocuk sesleri , bu farklı tenlerden gelen ter kokusu…

   Sağa doğru döndük hepimiz görevliyle birlikte ve uzun upuzun koridor gördük. Daha karanlık,  daha ürkütücü kocaman koğuşlar ve hepsinde de değişmeyen manzara… Dışa doğru uzanan eller. Kimi Gana, Senegal, Nijerya’dan kimi Pakistan, Afganistan,Irak,Suriye’den boy boy, renk renk eller… En köşede, solda olan kapının önünde yine bir görevli vardı. Onunla konuştuktan sonra kapı açıldı ve bize girin işareti verildi. O an ellerim titriyordu. Ülkemde hapise girmek istemeyen ben şimdi burada kapkaranlık bir koğuşta, bambaşka ülkelerden gelen insanlarla kalacaktım. Elif Bacının ağlamasının tonu değişti. Hayır, ben buraya girmek istemiyorum diye bağırmaya dönüştü. Demir kapı arkamızdan sertçe kapandı ve biz kapının önünde ellerimizde çantalarımız öylece kalakaldık. Etrafımızda ise bize bakan gözler. Hani filmlerde kamera hızla döner de birkaç saniyede tüm mekanı getirir ya gözlerinize. Hilal şeklinde, önümüzde insanlar bizlere bakıyor ve bizlerse kapının ortasında,  o karanlık,  o loş koğuşun hemen önünde çaresizce birbirimize bakıyorduk. Ve biz o haldeyken bir şey oldu.

On yaşlarında bir erkek çocuğu,  on beş yaşlarında bir kız çocuğu ve ortada kilolu ,esmer otuz yaşlarında biri , karanlığı ve kalabalığı adeta yırtarcasına geldi. Korkmayın,  telaş etmeyin, biz buradayız. Yalnız değilsiniz. O orta boylu Ali Bayram , senin ne uzun kolların vardı arkadaşım. Bir elin Van’a bir elin Edirne’ye mi değiyordu. O güler yüzlü genç kızım senin ne tatlı dilin vardı. Elif ablaya sarılırken dökülen o gözyaşları,  o sarılma,  o kucaklaşma kaç yıllık bir hasretliğin,  kaç  yüz yıllık bir yetimliğin hitamıydı. Ya  o on yaşındaki erkek çocuğunun çantama asılması , taşıyayım abi demesi… Yıllardır okuya okuya ezberlediğim bir sureden bir kaç kelime düştü dilime, istemsizce. Bir çeşme oldu içtim, kandım öylece.
“yedullahi fevka eydihim”
“yedullahi fevka eydihim”
“yedullahi fevka eydihim”

Devam edecek…



Kategoriler:Gökhan Bozkuş, Hatıra

Etiketler:, , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: