Kudi / Emin Osman Uygur (Yeni Roman)








1.Bölüm



Yıldızlar pırıl pırıl parlıyordu ve göz alıcıydı. Kendine özgü
rengiyle gökyüzü çok güzeldi. ‘Hele ki bu renklendirme ne kadar da
güzel! Hangi ressam böyle bir fırça kullanabilir ki?’ diye mırıldandı
Kudi. Her yerde çiçekler gibi açmış yıldızlar var. Nasıl ama? diye
sordu kendine. Nasıl duruyorlar orada? Nasıl da ışık saçıyorlar
durmadan? Küçük ayı yıldız takımına takıldı gözleri. Biraz sonra göz
kapakları kapandı. Kudi uyudu yıldız desenle atlas yorganın altında.
Ama o göz kapaklarının ne zaman kapandığını hatırlamıyordu. En son
küçük ayı yıldız takımına bakarken Ve şöyle mırıldanıyordu:



-Neden küçük ayı ki ismi? Orada küçük ayılar mı var? Şu tarafta da
büyük ayılar olmalı? Tebessüm etti kendine. Belki oralarda hayat da
vardır. Bu dünyaya benzeyen bir gezegen de vardır. Ama olmalı aslında.
Güneş de var milyarlarca. Neden bir kaç tane dünya daha olmasın ki?
Var biliyorum. Ben de gider miyim ki? Hıh! Yapma Kudi. Bu o kadar
kolay değil. Sen daha şu küçük köyden dışarı çıktın mı ki? Güldü yine.
‘Çıkarım bir gün ne olacak. Ben de çıkarım. Başka yerlerde neler var
kimler var var ben de görürüm.’ Kudi yıldız kayması ile irkildi.
‘Aman Allahım, bu ne güzel bir manzara böyle! Şimdi bir dilek mi
dilesem? Neden olmasın? Hımm, ben başka diyarlar görmek istiyorum.
Farklı kültürler, farklı diller…Korkmak mı? Yoo Kudi, o olmaz.
Sadece doğru bakmasını ve hesaplı adım atmasını bilmek gerek.’



Annem hep der ya;



-Kudi hayata çok dikkatli bak. Hayat, herkese farklı bir renkte gelir.
Sen seçebilirsen, renklerin en güzelini seç. Başkalarının renkleri de
seni aldatmasın. Hayat, renkleri değişmekle daha da güzel hale gelir.
Sana renk veren olursa, sen de ona verirsin. Ya da önce sen verirsin
kendi renklerinden.



Kudi bu bilgece sözleri o an tam anlamamıştı ve sormuştu annesine;



-Renklerimi nasıl alacağım ki anne?



-Onu zamanla öğrenirsin. Hayatı fark ettiğin zaman.



-Peki başkalarına nasıl vereceğim kendi renklerimden?



-Onu da anlarsın ilerde. Sen dediklerimi unutma yeter. Zamanı gelince
her şey yerini bulur.



-Sen hangi renkleri aldın anne?

-Hımm, ben anlayış, saygı ve sevgi renklerini seçtim. Bir de bilgi
rengi tabi. Bu olmadan bütün renkler soluk olur Kudi.



-Bu renk olmadan bütün renkler soluk olur…hmmm…galiba anlamıyorum.



Kudi uyumuştu.



Rüyasında farklı bir yerdeydi. Sanki farklı bir gezegendeydi. Her
yerde ağaçlar vardı, bu dünyada olmayan ağaçlar. Farklı renkler de
vardı ağaçlarda, bu dünyada olmayan renkler… Kudi öylece hayran
hayran ağaçlara bakarken birden bir canlı çıktı ağaçların arasından.
Gece mavisi sevimli bir yaratıktı bu. Boyu Kudi kadardı. İlk anda
ürperdi Kudi. Ancak daha sonra korkusunu yendi. Kudi gözlerini mavi
canlıdan ayıramıyordu. Mavi şey, Kudi’yi görünce durdu. Elinde
birşeyler vardı. Gözleri kocaman masmavi cam gibiydi ama biraz korku
doluydu. Kudi’nin üzerinde yeşil siyah bir kıyafet vardı. Sevimli
yaratık bir anda yeşil ve siyah renklere büründü. Kudi şaşırdı. Neler
oluyor? dedi. Rüyada bir anlık düşünceye daldı. Yani şimdi bu sevimli
şey benim renklerime mi büründü? Belki de hayat böyle güzel oluyor.
Hep kendi renklerini korumaya çalışırsan sürekli zorluk olur. Ama bu
sevimli şey gibi yaparsak zorluklar biter belki. Bu çok güzel bir şey.
Rengarenk olmak böyle bir şey herhalde.



Senin ismin ne? dedi Kudi. Sevimli şey, anlamadı. Farklı sesler
çıkardı. Arkaya baktı. Bu arada başka sesler de geldi ağaçların
arkasından. Kudi oraya bakarken sevimli şey gözden kayboldu. Ağaçların
arkasından daha büyük canlılar çıktı. Belli ki az önceki sevimli şeyi
arıyorlardı. Kudi’yi görünce şaşırdılar. Ona sevimli şeyi sordular
kendilerince. Kudi rüyada onları anladı ve ‘bilmiyorum’ demekle
yetindi. Onlar koşarak uzaklaştılar oradan. Kudi merak etmişti. ‘Neler
oluyor görmeliyim.’ dedi. Hemen koşmaya başladı onların arkasından.



Kudi kendini ormanın ortasında buldu bir anda. Nereye gideceğini
bilemedi. Az önceki yaratıklar da yoktu ortalıkta. Birden timsah gibi
bir şey gördü suyun içinde. Suyun içinden çıktı, Kudi’ye doğru gelmeye
başladı. Timsaha benziyordu ama timsah değildi. Daha küçük ve daha
yumuşak duruyordu. Birden uçmaya başladı. Kudi ona elini uzattı. Onu
sevmek istedi. Ancak o birden Kudi’nin elini ısırdı. Kudi acılar
içinde bir çığlık attı.



Annesi içerden koşarak geldi.



-Kudi ne oldu?



-Bir şey yok anne rüya gördüm sadece.



Kudi elini tutuyordu. Annesi eline baktı. Kudi elini göstererek;



-Buradan ısırdı, dedi.



Annesi gülerek;



-İstersen gel içerde uyu, dedi. Kudi;



-Yok anne burası iyi. Yatarken düşündüklerimin etkisinde kaldım herhalde.



-Tamam sen bilirsin.



Annesi gidince Kudi yeniden uzandı tahta sedirin üzerine.



Kudi bunu hep yapardı. Yaz geldiğinde dışarda sedirin üstünde uyumak
dayanılmaz cazip gelirdi ona. Evin iç avlusu idi zaten uyuduğu yer.
Korkacak bir şey yoktu. Çoğu kez kardeşi de gelirdi yanına. Birlikte
uyurlardı. Biraz rahatsız olduğu için o gece içerde uyumuştu kardeşi.
Yoksa yine ablasını yalnız bırakmazdı.



Kudi yine düşüncelere daldı. Başka yerlerde de yüreği kocaman dünya
kadar insanlar var mıdır ki? Annem gibi. Evet annem gibi. Sımsıcak
yürekli. Başka gezegenlere gidemem belki ama başka diyarlara gidersem
bir gün. Evet gidersem, başka diyarlara, buralardan daha büyük ve daha
canlı yerlere…Off olur mu ki?



Kudi’nin gözleri kapandı yine. Yıldız çiçeklerinin altında tatlı bir
uykuya daldı gitti.





Ertesi gün erkenden uyandı Kudi. Güneş yakındaki tepenin üzerinden
ışık toplarını çoktan patlatmıştı. Annesi de çoktan kalkmış namazını
kılmış, ev işlerine başlamıştı. Kudi’nin uyandığını görünce;



-Kudi kalk da bana biraz yardım et kızım.



Kudi gözlerini oğuşturdu. Önce sedirin üzerinde biraz oturdu. Bir iki
dakika öylece baktı güneşin doğduğu tarafa. ‘Güneş buradan doğuyor ama
insanlar hep batıya gidiyor’ diye düşündü. Bu sözü birinden duymuştu
ama kimin söylediğini hatırlamıyordu. Kudi annesinin ikinci ikazı ile
kendine geldi.



-Kudi hadi seni bekliyorum.



-Tamam anne geldim.



Kudi annesinin yanına gitti. Evin yanındaki ahırda iki inek
besliyorlardı. Onların her gün sabah akşam sağılması gerekiyordu. Kudi
onlara isim de takmıştı. Biri sarıgüzel biri de nazlı idi. Kudi
sarıgüzel ve nazlıya yaklaştı önce. Onların boğazlarını okşadı.
Onlarla konuşmaya başladı.



-Sarıgüzel nasılsın canım? Süt var mı bugün? Nazlı sen de çok iyi
görünüyorsun. Onların önlerine biraz yem koydu. ‘Hadi yemlerinizi
yiyin bir güzel bakim. Ben size birazdan su vereceğim.’



Annesi sarıgüzeli sağmaya başlamıştı. Kudi;



-Anne nazlıyı da ben sağayım mı?



-Olur kızım, dikkat et, süt dökülmesin.



-Tamam anne ilk defa yapmıyorum ki…



Kudi nazlıyı sağmaya başladı. Birkaç dakika sonra kova dolmuştu.



-Kudi sağdığın sütü hemen kazana boşaltı. Ateşi de yak.



-Hemen anne.



Kudi kovayı alıp dışarı çıktı. Birkaç odun alıp ocağın başına geçti.
Ateş yanınca kazanı ocağın üzerine koydu ve sütü kazana boşalttı. Kudi
annesinin sağdığı sütü de aldı, kazana boşalttı.



-Kızım bugün sütleri yoğurt yapacağız. Biraz yağ biraz da çökelek yaparız.



-Anne bayrama az kaldı değil mi?



-Evet kızım. İki hafta sonra bayram. Dayınlar da gelecekler bu
bayrama. Dayının kızı

Alev de gelir, bol bol oynarsınız.



-Biz neden dayımlara hiç gitmiyoruz anne?



Annesi durduğu yerde başını çevirdi ve;



-Onlar uzakta kızım. Biz nasıl gideriz oralara?



-Ben giderim anne.



Annesi güldü;



-Kudi canım benim. Olmaz diye bir şey yok. Kim bilir belki de sen
gidersin. Ama ben sensiz ne yaparım.



Kudi birden mahzunlaştı;



-Geri gelirim anne.



-Olur kızım. Her şeyin bir vakti var. Varsa kısmetinde gidersin elbet.



Uzaklarla ilgili kısacık bir sohbet bile Kudi’yi heyecanlandırmıştı.
İçinde hep bir yolculuk rüzgarı esiyordu.



-Sen dedene çekmişsin Kudi. O da duramazdı yerinde. Köyden bir çıktı
babam, çıkış o çıkış. Çok gezdi ama boş durmadı, hep çalıştı. Annem
çok yalnız kaldı bu yüzden. Bizi annem büyüttü. Gerçi babam belli
aralıklarla gelirdi köye. Gelemeyince de ne eder eder, para
gönderirdi. Teyzen evlenmiş başka köye gitmişti. Dayın da işte o
uzaklara gitmişti. Buralarda duramadı. Okumak istedi ama o da olmadı.



-Neden olmadı anne? Dayım neden okuyamadı?



-Ah kızım ben de bilmiyorum aslında ama devlete karşı mı gelmiş ne
dediler. Eylem yapmış dediler. Sonra da bazı arkadaşları tutuklanmış.
Hapse atmışlar onları. Dayın saklanmış bir süre. Sonra kaçmış gitmiş.



-Dayım akıllı biri değil mi anne?



-Elbette kızım. O kötü biri değil. Kimseye kötülük de yapmadı. Ama ne
oldu bilmiyorum. Siyaset mi ne diyorlar işte her neyse.



-Dayıma bir şey yapmazlar değil mi anne?



-Yok kızım, o günler geride kaldı, artık gelip gidebilirim diyor.



-Sen biliyor musun devletin ne olduğunu anne?



-Ben ne bileyim kızım. Babana sor istersen. Ben okula bile gitmedim. O
zamanlar okula giden kız çocuklarına iyi bakmazlardı. ‘Okuyup da ne
olacak, evlensin evine baksın’ derlerdi. Ama sen oku Kudi. Sen oku.



Daldı gitti annesi. Sonra da beyaz örtüsünün işlemeli kenarı ile
gözlerini sildi.



Kudi anladı annesini. Siyah gözlerini bir duman bürüdü. Siyah
saçlarını eline doladı. Kudi o an biraz daha büyüdü. On bir yaşında
idi ama bir evde yapılacak ne iş varsa yapabilirdi. Evin büyük kızı
olmak kolay değildi. Anne baba onunla yürümüşlerdi hayata. İlk
sözlerini ona söylemişlerdi. Gerçi babası çok konuşmazdı Kudi’nin ama
konuşunca da güzel konuşurdu. Bazı sözleri hayattan öğrenmişlerdi.
İçleri temiz ve sözleri saftı.



Güneş iyice yükselmişti bu ara. Kardeşi içerden gülerek çıktı.



-Ah canım benim. Bak sen bitaneme, iyileşmişsin ha.



Kudi kalktı kardeşini kucakladı. Yanaklarından öptü.

-Zelişim. İyisin değil mi?



-İyiyim abla. Ama karnım çok aç!



-Anne biz mutfağa gidiyoruz.



-Tamam kızım kahvaltıyı hazırla, ben de gelirim birazdan.



Kudi kardeşinin elinden tuttu, mutfağa doğru yürüdü.



-Sen otur bakalım şöyle. Ben önce çayı demleyeyim. Sen ne yemek
istersin Zelişim?

Zeliş gülerek;



-Ben yağlı ekmek isterim abla, dedi.



-Olur canım benim. Sana ılık bir su vereyim önce. Boğazın yumuşasın.



Yer sofrasındaki kahvaltı hazırdı;



-Anne kahvaltı hazır, diye seslendi Kudi.



-Geldim.



Kudi konuşmayı ve soru sormayı seviyordu;



-Anne, babam ne zaman gelecek?



Annesi bir an durakladı.



-Yarın gelir inşallah. Öyle demişti giderken. Kolay değil o kadar
ürünü teslim edecek.

-Biz de şehre taşınsak anne. Hem ben daha iyi okurum orada.



-Baban gelince konuşuruz kızım. Oralarda hayat kolay değil diyorlar.
Şehirdeki insanlar, insanları çok tanımazmış. Her yer uzak olurmuş.
Yürekler soğuk olurmuş. Öyle derdi dayın.



-Yürekler neden soğuk olsun ki anne?



-Ne bileyim kızım, herhalde insanlar bencilleşiyorlar oralarda.
Dayının dediğine göre iyi yönleri de varmış tabi. Aman ne bileyim. En
iyisi dayın gelince sen ona sor olmaz mı?

-Anne dayım beni sever değil mi? İlk defa göreceğim onu. Alev nasıl
bir kız acaba? Benimle oynar mı?



-Ah kızım tabi ki oynar. Telefonda ne zaman konuşsak hep seni sormaz
mı dayın? Kaç defa konuştun sen onunla.



-Olsun yine de heyecanlandım işte.



-Hadi sen Zeliş’i de al, halanlara bir git. Halan dün, ‘Kudi gelsin de
bana biraz yardım etsin diyordu.’



-Olur anne. Gel Zeliş, halamlara gidiyoruz.



Köyün ortasından küçük bir dere akıyordu. Kudi’nin halasının evi de
derenin karşı yakasında idi. Derenin üstünde tahta bir köprü vardı. Üç
metre kadar olan köprüden geçerken Kudi dereye baktı. Suyun üzerinde
sinekler ve bazı böcekler vardı. Az daha dikkat edince suyun içindeki
küçük kurbağaları gördü.



-Bak Zeliş, şu kurbağaları görüyor musun, aynı rüyamda elimi ısıran
canlıya benziyorlar. Neden ısırdı ki elimi? Rüyamda ne işi vardı ki
onun? Gerçek gibiydi.

Abla elin acıdı mı?



Rüyamda acıdı ama uyanınca bir şey yoktu.



-Abla ben de bir rüya gördüm biliyor musun?



-Nasıl anlat bakayım.



-Benim kanatlarım varmış. Kocaman. Uçuyorum. Bizim evin üstünden
geçiyorum. Sonra bulutlara doğru gidiyorum. Sen de oradaydın. Senin de
bir bulutun varmış. Senin bulutun masmavi.



-Diğer bulutlar?



-Onlar beyazdı.



-Sonra ne oldu?



-Sonra biraz uçtuk. Sonra güneşi gördüm.



-Güneşi mi gördün, ne taraftaydı?



Zeliş eliyle işaret etti;



-Bu tarafta.



Kudi, etkilenmişti kardeşinin rüyasından.



Güneş ne anlama gelir ki? Hem de bu tarafta.

-Hadi biraz hızlanalım Zeliş, halam bizi bekliyordur.



Kudi hızlı adımlarla yürüyünce Zeliş koşmaya başladı.



-Abla, abla…



Bayramdan iki gün önce akşam üzeriydi. Evde bir heyecan vardı. Kudi ve
Zeliş elbiselerini değiştirdiler. Saçlarını bir güzel tarayıp
bağladılar. Sonra da evin önünde beklemeye başladılar. Güneş henüz
batmıştı ki sokağın ucunda arabanın ışıkları göründü. Arabayı görünce
hemen annesine seslendi Kudi:



-Anne dayımlar geldi!



Araba yavaşça geldi, evin önünde durdu. Kudi’nin dayısı hafifçe
kornaya dokunlayı da ihmal etmedi. Sonra arabadan indi yavaşça.
Kudi’nin annesi karşıladı dayısını. Sarıldılar, ağlaştılar. Yıllar
sonra ilk defa kavuşmanın sevinci vardı bu gözyaşlarında. Bu arada
yengesi ve Alev de indi arabadan.



Kudi ve Zeliş, ilk defa gördükleri dayılarına hemen koşamadılar. Alev
onlara yaklaştı. Kudi ile göz göze geldiler. Birbirlerine tebessümle
selam verdiler. İki küçük kalp hemen ısınmıştı birbirine. Alev’in
saçları kumral idi. O da Kudi gibi zayıftı. Ama kıyafetleri onu çok
güzel gösteriyordu. Kudi bir kaç saniye gözlerini ayıramadı Alev’in
kıyafetlerinden. O sırada dayısı onlara doğru yöneldi. Kudi dayısının
sesi ile kendine geldi.



-Kudi, Zeliş… Siz ne kadar da büyümüşsünüz böyle! Aman Allahım şu
boya posa bak. Şu saçlara, gözlere bak!



Dayısı Kudi ve Zeliş’i kucakladı, öptü.



Eve girdiler. Dayısı öncelikle Kudi ve Zeliş için aldığı hediyeleri
açtı. O gün hiç unutulmaz bir gündü Kudi ve Zeliş için.



Yoldan gelen aç ve yorgun olur düşüncesi Anadolu kültürünün önemli bir
parçasıdır. Yemek çoktan hazırdı.



-Abla ne pişirdin bize, çok özledim senin yemeklerini.



Eskiden olduğu gibi gardaşım. Hep bildiğin şeyler. Hele buyrun sofraya.



Yemekten sonra çay içerken koyu bir muhabbet başladı. Kudi, Zeliş ve
Alev bir köşede çoktan oyuna dalmışlardı.



Kudi’nin dayısı, tanıdığı herkesi sordu. Kimi zaman hüzünlendi kimi
zaman güldü. Sonra da kendi yaşadıkları yerlerden anlattı.

-Abla bizim oralar, iyi güzel de buradaki sıcaklık yok. Şu muhabbeti
bulmak inan çok zor. Ama buralardaki bazı hastalıklar orada yok.



-Ne hastalığı gardaşım? Burada ne varmış ki?



-Öyle değil abla. İnsan dışarı çıkınca daha rahat görüyor. Buralarda
bencillik, haset, riyakarlık gibi öyle hastalıklar var ki… Herkesin
gözü başkasında. Kimse kimseyi çekemez. Buradan oraya gidenlerde de
var bu hastalıklar maalesef.



Kudi, bir yandan Alev ile oynuyor bir yandan da dayısını can kulağıyla
dinliyordu. O sıra annesi seslendi.



-Kudi bir gel buraya.



Kudi onların yanına geldi.



-Dayısı Kudi’nin sana bazı soruları var.



Dayısı Kudi’yi yanına oturttu.



-Hayırdır Kudi? Neler var bakalım aklında?



Kudi biraz utandı, konuşmak istemedi.



-Hadi sor Kudi, bilirsem cevaplarım.



-Şey dayı, senin gittiğin yerlerde yaşamak zor mu?



Dayısı gülmeden edemedi:



-Hay Kudi! Bu nasıl soru böyle? Senin yaşın kaç daha? Ama bak
anlatayım. Bizim oralarda yaşamak zor Kudi. Buralar ne de olsa vatan.
Herkes birbirini tanır, hal hatır bilir insanlar. Oralarda yalnız
yaşamak zorundasın. Ama iyi yanı da var tabi. Kendini tanırsın,
insanları tanırsın. Hayatı daha anlamlı yaşarsın. Anlıyorsun değil mi
beni?

Kudi başını salladı.



-Anlıyorum dayı. Siz geri dönecek misiniz?



-Biraz zor Kudi. Alev’in okulu var. Abisi ve ablası çalışıyorlar.
Bizim de işlerimiz var. Bırakıp gelemeyiz. Ama sen gelmek isrersen,
seni götürelim ha!



Kudi bir şey demedi. Annesine baktı. Kudi’nin babası;



-Kızım gitmek ister misin? dedi gülerek.



Kudi;



-Şeyy, bilmem ki. Ben tek başıma gidemem. Siz de gelirseniz olur.



Babası yine tebessüm ederek;



-Biz gidemeyiz kızım, dedi.



Günler çabuk geçti. Kudi Alev ile çok güzel günler geçirdi. Nihayet
Alev’in geri dönüş zamanı gelmişti. Alev, Kudi’ye geldiği gün üzerinde
olan elbiseyi uzattı.



-Kudi, bu benden sana hatıra olsun.



Kudi elbiseyi aldı. Ne diyeceğini bilemedi. Gözleri ile güldü sadece.



Kudi Alev’e el sallarken gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı.
Araba hareket edince Alev camdan başını çıkarıp seslendi;

-Kudi ben de seni bekliyorum. Bize gel olur mu?



Kudi el sallamaya devam etti, bir şey demedi.



Kategoriler:Emin Osman Uygur, Roman

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: