CUMBAYA DÜŞEN AY IŞIĞI /Fahri Ayhan


CUMBAYA DÜŞEN AY IŞIĞI /Fahri Ayhan

Babam her gece işte olurdu. Onun gece çalışmasına anlam vermiyordum bir türlü. Karanlığın gözümde bir kâbusa dönüşüp, ağzını bir ejderha gibi açtığı demlerde soluğu annemin kucağında alırdım. Zaman geçmek bilmezdi. Çocuk yüreğime konan sorularla bu hayata alışmaktan başka çarem yoktu. Sabahın ilk ışıklarıyla kahvaltı sofrasına doğru yürürken beni bir heyecan sarardı. Birazdan babam kapıda belirecek, yorgunluğunu göz kapaklarında taşırcasına kendini eve zor atacaktı. İçeriye giren babam ilk olarak annesinin olduğu odaya yönelirdi. Onu gören ninemin yüzüne renk gelirdi birden. Gece boyunca dinmeyen iniltiler ondan gelmemişçesine yüzü yayılırdı. Müşfik sesi kısıkçaydı hep: “Oğlum sen mi geldin?”


Her şeyi kanıksamıştık. Babam yıllardır aynı fabrikada çalışıyordu. Annemin ise bütün zamanları, ev işleri ve kocasını memnun etme kaygısıyla geçerdi. Bulunduğumuz mahalle iki katlı evlerden oluşuyordu. Buradaki insanların çoğu “ekmek” uğruna uzak diyarlardan göçüp gelmişlerdi. Bir tarihi arkalarında bırakarak buralara yerleşen amcalar, teyzeler… Birçoğunun yaşı kemale eriyordu artık. Ağaran saçlarında yılların tortusu okunuyordu. Balkonlarında, apartmanın dış kapısının önüne attıkları hasırlarda, iskemlelerde söyleşen yaşlı kadınlar… Yıllar geçmesine rağmen buraları sevmekten korkar bir halleri vardı sanki. Köklerini uzaklarda bırakıp ayakta durmaya çalışan bir ağaç gibi… İçine tam oturamadıkları “dünyayı” elbisede bir yama gibi taşımanın garip duygusunu yaşıyorlardı. Her birinin bir hikâyesi, bir yazgısı… Vaktimin çoğu onun yanında geçerdi. Memlekette ninemin hastalığına cevap verecek tam teşekküllü bir hastane yoktu. Bunun için de burada kalmalıydı. Tedavisi yıllar alacaktı . Bu süre zarfında ona epeyce bağlanmıştım. Başucundan ayırmadığı fotoğraf albümüne bakardım çoğu zaman. Gençliğinde giydiği elbiselerinin dokusu hâlâ aynıydı. Başından eksik etmediği gülkurusu işlemeli beyaz yemenisini çok severdi. Bunlardan birkaç tane vardı bohçasında. Zamanının çoğunu cumbalı penceremizden dışarıyı izlemekle geçirirdi. Geceleri geç uyurdu nedense. Pencere kenarında öylece beklerdi. Ara ara inleme sesleri duyulsa da kimseyi rahatsız etmek istemiyordu. Gökyüzünde bir kandil gibi parıldayan mehtabın ışığı yüzünün bir yarısına vururdu. Tam o demlerde annemin yanından usulca kalkar onun odasına yönelirdim. Kırışık yüzüne yansıyan ay ışığının garip parıltısını izlerdim. Yetmiş yılı deviren gözlerinde hep özlem okunurdu. Kendi eliyle büyüttüğü; açelya, begonya çiçeklerini okşuyor, seviyordu. İçinde harlanan özlemi yatıştırmaya çalışıyordu kendince. Tedavi için geldiği bu şehre bir türlü alışamamıştı . Bu beton evde kuru, ruhsuz geçen zamanıma hayıflanıyorum, diyordu her seferinde.


Merak ederdim hep; ninemin her gece anlattığı, masalsı memleketi nasıl bir yerdi? Babam işinden dolayı pek fırsat bulamıyordu. Müsait olduğu zamanda ise kendisi gitmek istemiyordu. Garip bir şekilde oralara küsmüştü babam. Küçücük yüreğimde biriken soruların cevaplarını bulamıyordum bir türlü. Bir insan doğduğu topraklara nasıl olur da küserdi? Babam buralara gelmeden memleketi Kulp’da bir inşaat dükkânı açmış. Büyük firmalara mal satıyor, epeyce iş yapıyormuş. Memleketin sathında güven, asayiş bozulunca ticaret çarkı hepten dönemez olmuş. Malı alanlar parayı getirmiyor, yetkili bayii yeni mal göndermiyormuş. Asıl firma da burası güvensiz deyip gidince, hesaplar iyice karışmış. Anlayacağınız babam gırtlağına kadar borcun içinde… Ne yapacaktı bundan sonra? İki yıl deli divane bir hâlde gezmiş ortalıkta. Paramı ver, diyen silahlı insanlar, amcamı, dedemi rahatsız edenler… Dünyası başına yıkılmış adamcağızın. Dedemin elindeki on dönüm arazisi de ancak geçimlerine yetiyor. Babam günlerce düşünmüş, taşınmış. Büyükşehrin fabrikalarında iş bulurum umuduyla eşyalarını kamyona yükleyip Gaziantep’in yollarına düşmüş.


Buralara gelince çalıştığı fabrikada gecesini gündüzüne kattı, didindi. Memleketteki borçlarını ödedikten sonra bir kuş gibi hafiflediğini anlatıyordu. Kalbi hâlâ yumuşamamış olacaktı ki orayı konuşmak istemiyordu bir türlü. Bu tavrı dikkatimden kaçmıyordu. Yıllarca içine çöreklenen bu duyguları daha ne kadar devam edecekti? Bu zaman zarfında kendince bir yol bulmuştu: İşine sımsıkı sarılarak yaşadığı acıları unutacağını; hayatının “efendisi” olacağını düşünüyordu. Dedem ve diğer akrabalarımız yıllarca bizden ayrılmadılar; gelip gittiler her seferinde. Ben bir yaşımdayken buralara gelmişiz. “Memleket” kavramına sahici bir tanım getiremiyordum hâlâ. Annemin anlattığı ile ömrümün geçtiği bu yerleri bir araya getirmekte zorlanıyordum. Bu kimlik karmaşası içinde ömrüm geçerken, akşam soframızda “huzurla” yediğimiz bir lokma ekmek tek tesellimizdi. Her şeyin düzeleceğine inanıyordu… Ninem hastalığıyla yaşamak zorundaydı. Her şeye rağmen ümidini yitirmiyordu. Duvarda çakılı küçük dolabı ilaç kutuları ile doluydu. Çizgili yüzünden eksik olmayan tebessümü ile ocağımızın bir parçasıydı artık. Hiç ümidini kaybetmiyordu. Bütün gün önünde durduğu cumbalı pencereden hayata dâhil oluyor, ayrı kaldığı dünyasının hayalini kuruyordu. Yazın sıcağında içerde yatmayı tercih ediyordu. Bir gece ağırlaştı . İlk arabayla hastaneye yetiştirdiler. Zamanında müdahale ile ninem hayati tehlikeyi atlatmıştı . Gözlerini açar açmaz: “Halit oğlum beni götürün artık” dedi. Şimdiye kadar gitmesine hiç izin vermeyen doktorlar, uyarıları dikkate alınmak şartıyla gönderebileceklerini söylediler. Ninem eşyalarından bir kısmını bizde bırakmıştı . Belki de geri gelebileceğini kurmuştu içinde. Evine ulaşınca kavuşma heyecanıyla kendini bahçeye attı . Yıkık duvarlar, bahçedeki çimlerin kokusu… Müebbetle yargılanıp sürpriz bir şekilde tahliye edilen bir mahkûmun sevinciyle dolmuştu. Dedemin de beli iyice bükülmüştü. Buruk tebessümünde memnuniyet okunuyordu. Babam ise doğup büyüdüğü yerlere anlamsızca bakıyordu. Köprünün altından da çokça sular akmıştı . Eski sorunların yerini başkaları almıştı artık. Öyle ya! Bir nehirde iki kez yıkanılmazdı. Yumuşayan tavrı gözlerden kaçmıyordu. Ninem bahçedeki yeşilliğin içinde nefes nefese… Doyasıya yaşıyordu. Yıllarca özlemini çektiği ocağının her ayrıntısına dikkat ediyordu. Evdeki küçük gelini, dedem, bir dediğini iki etmiyorlardı. Büyükşehir dedikleri; fakat kendimi içinde hep küçük hissetti ğim yere geri dönmek zorundaydım. Artık sık sık geleceğimizi söyleseler de gözüm arkada kalmıştı bir kere. Bir yitiğini geride bırakmanın burukluğuyla ayrıldık.


Babam çalışmaya devam ediyordu. Bir kulağı da memleketteydi. Böyle böyle aylar geçti. Bir sabah iş çıkışı eve gelmesi gerekirken, gelmedi. İlk arabayla memlekete gitmişti. Annem rahatsız, bu günden tezi yok siz de gelin, demişti. Ninem günlerce hastanede yattı. Dedemlerin evi insan seli oldu, günlerce. Ninemin köy evine son getirilişini kabullenemedik, bir türlü. Küçücük yüreğime kadar dokunan ağıtların nağmeleri rüyalarımdan çıkmıyordu bir türlü.


Koca ev bize dar geliyordu. Nereye dokunsam, nereye baksam ninemden izler… Uzun süre odası kapalı kaldı. Bir gece mehtabın ışığı penceremin mermerine vururken içim kabardı. Zihnime doluşan bin bir hatıra ile… Yavaş adımlarla odasının kapısını açtım. Cumbalı pencereye düşen ay ışığı yüzünde parıldıyordu. Büyünün bozulmasına izin vermek istemedim. Gecenin karanlığına anıları yeniden katarken uykum hepten kaçmıştı. Gülkurusu beyaz yemenisi ellerimde; kokusu, yumuşaklığı tek tesellimdi…



Kategoriler:Hikaye, Sizden Gelenler

%d blogcu bunu beğendi: