Anne Kokusu/ Ensar Nuralp



 Elinde kömür kovasıyla, hademe Oğuz Amca girdi sınıfa. Sınıf kuş cıvıltılı bir orman gibiydi. Sus işareti yaptı sınıfa. Yeni öğretmenlerinin geldiğini ve sessiz olmalarını söyledi. Herkes hemen kendine çekidüzen verdi.
Haftalardır sınıf öğretmensizdi ve bundan dolayı sınıfta curcuna eksik olmuyordu. Öğretmenlerinin birinci sınıfın sonunda tayini çıkmış yeni bir öğretmen de gelmemişti. Arada bir nöbetçi öğretmenlerden biri sınıfa giriyor, bir şeyler anlatıp ödev verip gidiyordu. Bu haber, Salih hariç öğrencilerin pek hoşuna gitmemişti. Oyun bahçesine dönen sınıfta öğretmen demek; “Çocuklar susun yaramazlık yapmayın!’’ diyen azarlayıcı ses demekti. Bundan sonra başlarında sürekli onları uyaran birisi olacaktı.
 Oğuz Amca sobaya kömürü doldururken sınıfın kapısı yeniden açıldı. Okul müdürüydü bu kez sınıfa giren.  Yanında, çantasını iki eliyle kavrayıp önünde tutan mahcup edalı narin bir bayan vardı. Okul müdürü, başını kalın boynundan iyice yukarı kaldırdı. Elleri arkadaydı. Başıyla birlikte gövdesini sağa sola çevirdi. Herkes sus pus olmuştu. Otoriter bir edayla konuşmaya başladı. 
 Salih’in gözleri, yeni öğretmeninin gözlerine takılı kalmıştı. Okul müdürü heyecanla bir şeyler anlatmaya durdu. Yeni gelen öğretmeni sınıfa takdim ediyordu. Kış gelmesine rağmen birinci sınıfın derslerinin boş geçmesinden en çok müdür rahatsızdı. Kasabalılar başının etini yemişti. Heyecanı bundandı müdürün. 
Salih, öğretmeninin çehresine dalıp gitmişti, müdürü duymuyordu bile. 
 Öğretmeninin sınıfa girmesiyle dünyası bir anda sessizliğe gömülmüştü. Hani kulakları sağır eden bir gürültünün ardından bir gong çalar ve bir anda herkes ve her şey sessizliğe bürünür ya, işte öyle… Işınlanıp başka bir âleme gitmişti sanki. Müdür, anlatırken öğretmen kıpırtılı gözlerle sınıfını seyrederken Salih de onun ürkek, mahçup, kırılgan edasını seyrediyordu.
 Okul müdürü sınıfı terk ettiğinde, sınıf sessizliğini korudu. Yeni öğretmen hareketlendi. Sınıfın arasında dolaşarak gülen gözleriyle sınıfı süzmeye başladı.  Sınıfın penceresine uzanan çam ağacının dallarını kar basmıştı. Sanki ilkbaharda kayısı ağacı olmuştu çam ağacı ve çiçek açmıştı.  Kayısı ağacının çiçek açmış hâlini ne de çok severdi Salih. Annesi de çok severdi çünkü. 
Hayatın her ânı, çocuk yüreğinde çoğul bir hüzündü Salih’in. Bir yanı kırıktı, görülesi çocuk sevdaları yoktu. Kulakları en şefkatli sesin frekans ayarından uzaklaşmıştı. Gözleri hayatın güzelliklerine miyoptu. Öğretmeni büyülü bir ışık gibi gelmişti. Onun gelişiyle bütün ayarları değişmişti.
Yeni tutuşan soba, henüz içeriyi ısıtmamıştı ama Salih’in içi sımsıcaktı.  Biraz sonra lapa lapa kar yağmaya başladı. Her yer, her yan beyazlıktı.  “Her kar tanesini iki melek tutarak yavaşça yeryüzüne indirirmiş.’’ derdi annesi. O meleklerden birisi, bir kar tanesini yeryüzüne indirdikten sonra şimdi sınıfa girmişti sanki. Bütün öğrencilerin meraklı bakışları beyaz tenli, kumral saçlı, mavi gözlü, narin tavırlı, bahar kokulu yeni öğretmenin üzerindeydi. Yanakları al al olmuştu…
 Biraz sonra öğretmen herkesi tek tek ayağa kaldırarak kendisini tanıtmasını söylediğinde kalbi hızla atmaya başladı Salih’in. Yanaklarına bir ateş yürüdü. Sıra ona geldiğinde kalbi duracak gibi oldu. Başını eğdi. Sustu mahçup. Yalnızca sustu. Öğretmeni, elini Salih’in başının üzerinde gezdirdi.
 “Haydi, sen de kendini tanıtsana yavrucuğum!” dedi. 
İçinden bir şeyler kopuverdi, eridi o an.  
“Yavrucuğum!’’ ne kadar sihirli bir sözcüktü. Bu sözü bir daha duyabileceğini hiç umut etmiyordu. O sihirli sözcüğü bir daha, bir daha duymak için konuşmadı Salih. Kaskatı bir susku oldu öylece… 
Israr etmedi öğretmeni. “Peki, dedi, sonra hazır olunca tanıtırsın kendini.’’
 O günden sonra okula gelirken kanatlı bir kuştu sanki salih. Soba yanmasına rağmen bir türlü ısınmayan geniş sınıfları, o günden sonra hep sımsıcaktı. 
 Nuran’dı adı öğretmeninin. Yüzünde belki sadece Salih’in görebildiği nurlu bir anne ışığı vardı. Adı kendine ne kadar da uyuyordu. O tahtada ders anlatırken dalıp gidiyordu kimi zaman. Onun dalıp gittiğini fark eden öğretmeni yanına yaklaşıp; “Yavrucuğum, yine dalıp gittin hayırdır!’’ diye elini başına koyup gözlerinin içine bakarak cevap bekler bir edayla başını sallıyordu. Salih’se mahçup bir gülümsemeyle geçiştiriyordu sorusunu.
 Bir gün okula geç kalmıştı. Öğretmeni okulun kapısındaydı. Nöbetçiydi belki.  Soluk soluğaydı. Yerde kar vardı. Üşümüştü. Parmak uçları soğuktan kızarmıştı. Ellerini nefesiyle ısıtıyordu. Merdivenlerin başında karşıladı onu öğretmeni. Durdurdu. Eğildi, onunla aynı hizaya indi. Ellerini tutup avuçlarının içinde ısıtmaya durdu. Ağzından bulutlar çıkıyordu.  
“Neden geç kaldın yavrucuğum!’’
 O bu sihirli kelimeyi duyunca içinden, ta içinden bir şeyler akıp geliyordu ılık ılık. Sonra hafiften bir çiğse gözlerine seğirtiyordu. Kelimeler boğazına dolanıyor yutkunuyordu ardından. Yine öyle oldu. Sesi titrekti. Ağzından buhar çıkıyordu. Biraz suskunluktan sonra:
“Babam hastaydı da ondan geç kaldım öğretmenim.’’ dedi.
 Birkaç gün önce babasını çağırmıştı okula.  Tanıyordu babasını. Başını salladı.
“Yaa, geçmiş olsun!’’ dedi.
 Sonra sarıldı Salih’e. Sımsıkı sarıldı. Yanaklarından öptü. Gözleri dolu dolu oldu birden Nuran Öğretmenin. 
Dudaklarından mırıltıyla; “Oğluma ne kadar da benziyorsun.’’ sözleri döküldü.  Sesi titriyordu Salih’inki gibi. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü sonra.  Ağlıyordu. Onu çok seviyordu Salih. Şimdi daha çok sevmeye başlamıştı. Yeniden bir anne şefkatiyle sarıldı Salih’e. 
Bu şefkatli sarılış, sanki alıp bulutların arasına çıkarmıştı Salih’i. Teninden canı sıyrıldı sanki. Kokusu, tıpkı annesi gibiydi.
 Kirpiklerinin dibinden siyahlık akmıştı Nuran Öğretmenin. Onun da kendisi gibi bir yanı kırıktı sanki. Ondaki bu hâli hissetmişti Salih. Elinden tutup sınıfın kapısına getirdi. 
“Sen içeri gir yavrum, dedi, ben şimdi geliyorum.’’
 O günden sonra her sabah okuluna anne kucağına koşar gibi gelmeye başladı Salih Yeryüzü bir buluttu, öğretmeni annesi… 
Son ders geldiğinde içine hep tarifi imkânsız kederler çöküyordu artık. Öğretmeninin ikliminde olmak, onula aynı havayı teneffüs etmek, onu görmek tarifi imkânsız bir haz veriyordu ona. Onun yanında olmak, sıcak göğün altında serin bir çınar ağacının gölgesi gibi, bir subaşı gibiydi. Soğuk bir günde sıcak bir anne kucağı gibiydi sonra. Onu annesi gibi görüyordu. Ne ki bir anneyle paylaşılması gereken her şeyi paylaşamıyordu. Bu da ona hüzün veriyordu. Bir tarafı eksik bir mutluluktu onunki.
 Son zil çaldığında bütün öğrenciler çantalarını kaptıkları gibi heyecanla dışarı fırlarken o, kanadı kırılmış bir kuş gibi kalakalıyordu. Sınıfı da okulu da en son o terk ediyordu. Okulun önündeki çam ağacının ardına gizlenip öğretmeninin okuldan ayrılmasını bekliyor, sonra onu seyrediyordu ardısıra. 
Başı yerde ağır adımlarla yürüyordu hep öğretmeni. Karda düşmemek içindi belki bu tavrı ama böyle yürümek ona çok yakışıyordu. Yanından geçenlere sıcak tebessümler atıyordu sonra. Her gün böyle, ardı sıra hüzünlü bakışlarla onu yolcu edip öyle geliyordu eve.
 Yalnız yaşıyordu öğretmeni. Gizemli bir hâli vardı. Özel hayatıyla ilgili kimseye bir şey anlatmıyormuş. Öyle konuşuluyordu ardından.
 Günler geceye, geceler günlere girdi. Kış, soğuk şamarını yüzlerden çekti. Ağaç dallarındaki kar beyazlığı, baharın gelmesiyle,  yerini beyaz çiçeklere bıraktı.
 Yine bir son ders çıkışıydı. Bu kez çam ağacı saklayamadı onu. Öğretmenine yakalanmıştı. Çocuksu bir suçlulukla çam ağacına yüzünü dönüp gövdesine saklambaç oynar gibi alnını dayadı. 
“Neden hâlâ buradasın yavrucuğum?’’ dedi.
Döndü. Öğretmeninin gözbebeklerinde şefkatin ışığı vardı. Bunu görmüştü Salih. Cesaretini topladı bu kez.
“Sizi bekliyorum öğretmenim.’’ dedi.
“Neden?’’ dedi merakla.
“Sizi ne kadar görürsem o kadar mutlu oluyorum. Hep kokunuzu duymak istiyorum. Annem gibi kokuyorsunuz. Bu yüzden siz okuldan ayrılana kadar burada kalıp sizi yolcu ediyorum öğretmenim. Sizi çok seviyorum.’’
 Bu kez cesaretle söylemişti söyleyeceklerini. Bu cesareti, öğertmeninin bakışlarındaki şefkat ışığından almıştı. 
Gözleri dolu dolu oldu Nuran Öğretmenin. Gözlerini sağa sola kaçırdı. Çam ağacının tepesine bakar gibi yaptı.
“Peki geç kalınca evden merak etmiyorlar mı?’’
“Babam işten geç geliyor. Ben zaten çoğu zaman dışarıda oyun oynayıp öyle giderim eve.’’
 Minik ellerini avuçlarının arasına aldı sımsıkı sıktı. Eli, öğretmeninin avuçlarının içinde kayboldu. Salih de kayboldu o an. 
“Gel öyleyse bize gidelim’’ dedi, heyecanla.
Bir kuş oldu o an Salih.  Ellerinin sıcaklığı içine işlemişti. Şımarık bir çocuk olup sekerek yürümek istiyordu. 
Eve gelip kapıdan içeri girdiklerinde öğretmeninin o güzel kokusunu çok yoğun hissetti bu kez. Her yer annesi kokuyordu sanki. Salih’ i oturma odasına buyur edip doğruca mutfağa yöneldi. 
Etrafa meraklı gözlerle bakınmaya başladı Salih. Oturma odası sade, düzenli ve tertemizdi. Çalışma masasının üzerinde kendi yaşlarında bir çocuk resmi vardı. İçeri girdiğinde dikkatle resme baktığını fark edince; 
“Sana benziyor değil mi?’’ dedi.
“Kim?’’ diye sormadı. Belki onun anlatmasını bekliyordu.
 Gülümsedi öğretmeni. Elindeki pasta tabağını sehpanın üzerine bıraktı. Yanına oturdu. 
“Bu oğlum.’’ dedi.
 Sesi titredi o an. Yutkundu. Gerisini getirmedi. Sanki gerisini getirse ağlayacak gibiydi. Daha önce, “Tıpkı oğluma benziyorsun!’’ demişti. Resimdeki demek oydu. Meraklandı Salih.
“Oğlunuz nerde Öğretmenim?’’ diye sordu.
Telaşlanır gibi yaptı Öğretmeni. Salih’e uzattı kollarını başını göğsüne aldı. Gözyaşlarını saklar gibiydi. Sonra sustu. Yalnızca sustu. Bir de yutkundu arada. Kalktı yine mutfağa gitti. Mutfakta ne varsa getirip koydu önüne. 
Oğluyla ilgili bir şey sormadı daha. Belli ki ondan ayrılığın acısını yaşıyordu. Üzülsün istemiyordu. Demek anneler de çocuklar kadar üzülürmüş bu durumlarda diye düşündü.
 O gün hayatının en mutlu günüydü.  O gün hiç bitmesin istedi Salih. Ama bitti. Eve döndü akşam olmadan.
 Bu durum hep böyle devam etti. Diğer öğrenciler tarafından kıskanılır oldu. Ama hiç umurunda değildi. Bulutlarda yaşıyordu sanki. Bir bulut perisi de sürekli yanındaydı.  Onun kokusu Salih’e cennetti.
 Kimine göre çok uzun, Salih’e göre göz açıp kapayıncaya kadar bir zamandı geçen. İkinci sınıfın sonuydu.Yaz tatili gelmiş çocuklarda şen şakrak bir mutluluk… Salih yine geçen yaz tatili başlangıcında olduğu gibi bir köşede gizli gizli ağlamaya durdu. Üç aylık bir ayrılığa nasıl dayanırdı? Karne töreni başladığında gözyaşlarımı saklayamadı daha. Diğerleri için bu törenin anlamı, karne ve karne hediyesi demekti anma onun için sancılı bir ayrılık demekti. 
Öğretmeni karne vermek için adını okuduğunda, başı öne eğikti. Gözyaşlarına hâkim olamıyordu artık. Ellerini öptü öğretmeninin. Gözlerine bakamıyordu. Eğildi Nuran Öğretmen onunla aynı hizaya geldi. Başparmaklarının içiyle gözyaşlarını sildi. Öptü ve karnesini eline uzattı. Ağlama sebebini biliyordu, sormadı.
 Öğrencileri sınıftan gönderdikten sonra Salih’i alıkoydu. Eğildi karşısında onunla aynı hizaya geldi yine.
“Ayrılmak çok zor, dedi, özellikle de senden ayrılmak çok zor. Seni oğlum yerine koydum. Teselli oldun bana. Ama hayat böyle işte, hep ayrılıklar çıkıyor karşımıza. Sen iyi bir çocuksun, güçlü olmalısın.’’  
Sarılıp öptü yanaklarından. O da ağlıyordu. 
 O gün yine en son Salih terk etti okulu. Gidişini seyretti ardından gözyaşları içinde. Başı yerdeydi yine. Yere narince basıyordu. Sanki cam kırıkları üzerinde çıplak ayakla yürüyor gibi, ürkek bir hâli vardı. Bir yanı ezikti, bir yanı hüzündü sanki…

 O yaz hiç geçmek bilmedi. Hemen her gün okulun bahçesine geldi Salih. Çenesini avuçlarına dayayıp merdivenlerde oturdu.  Okulun önünde uzayıp giden taş yolu, onun gidişini seyrediyormuş gibi seyretti hep. Taş yolu bir o başa bir bu başa yürüdü sonra. Kimi zaman öğretmeninin evinin önüne vardı. Etrafta dolaşıp kokusunu duymaya çalıştı. Ama o yoktu… 
 Aylar geçti. Sıcakların etkisi kırıldı. O yaz Temmuz ayı bir hayli tantanalı geçmişti. Salih ne olduğunu anlamıyordu ama herkes 15 Temmuz’dan bahsetmişti. 
Bağbozumu tamamlanmış, ağaçlar yapraklarını yere salmıştı. Yeşil kalan sadece okulun bahçesindeki çam ağacının yapraklarıydı. Tıpkı Salih’in umutları gibi.
 Bir gün sonra okullar açılıyordu.
 O gece uyku, ürkek bir kuştu Salih’in gözünde. Işığın, gecenin bağrına ilk dokunuşuyla beraber yatağından doğruldu. Güneşin doğuşunu, umutla bekledi.  Günün ilk ışıklarıyla beraber çantalı bir kuştu okul yolunda. Okulun bahçesinde kimseler yoktu. Merdivenlere oturup beklemeye koyuldu. Okula ilk gelen Oğuz Amca’ydı. Elini başına atıp saçlarını karıştırdı Salih’in. 
“Oğlum derdin ne de böyle sabahın köründe geldin!’’
 Derdini kendisi biliyordu bir. Ses etmedi. Omuzlarını silkti sadece. Aldırmadı, kapıya yöneldi.  Okulun bahçesi yavaş yavaş kalabalıklaşmaya, çocuk cıvıltıları etrafı şenlendirmeye başladı. Kendini büyük kavuşmaya hazırlıyordu. Öğretmenini ilk gördüğünde ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını kurguluyordu kafasında. O güzelim kokusunu yeniden duyar gibiydi. Sanki uzaklardaki annesi geliyormuş gibi bir duyguydu yaşadığı Salih’in. Heyecandan kalbi yerinden çıkacak gibiydi. 
 Herkes bir bir geliyordu. Okul müdürü, müdür yardımcıları, diğer öğretmenler, hatta yeni birkaç öğretmen…
 Sadece Nuran öğretmen yoktu. 
Zil çaldığında öğretmenler öğrencileri sıraya dizmeye başladılar. Sıranın en arkasına durdu Salih. İçine tuhaf bir burukluk çökmeye başladı. 
 Gelmedi Nuran Öğretmen.
 İlk dersleri boştu. Arkadaşlar arasında bir fısıltı dolaşmaya başladı. Nuran Öğretmen gelmeyecekmiş…
Eşini ve oğlunu daha önce trafik kazasında kaybetmiş. Acılarını hafifletmek için  uzaklara, yani bu kasabaya tayin istemiş. 
Sendikalı mıymış neymiş öğretmeni. Darbecilikle suçlanmış, öğretmenlikten atılmış, işsiz kalmış.
 Bunu anlayamadı Salih. Darbeyle ne alakası olurdu öğretmeninin.
Nuran Öğretmen kendine yeni bir hayat kurmak için botla Ege’nin karşısına geçmek istemiş. Bot batmış, denizde boğulmuş …
 Yıkılmıştı Salih…
 Birinci ders zilinin çalmasıyla beraber çantasını alıp okuldan ayrıldı. Nuran Öğretmenin evinin kapısına vardı. Kapı kapalıydı. Kokusunu hissedemiyordu artık. Kapının önüne oturup ağladı öylece. Yine yapayalnız kalmıştı. İçindeki uçsuz bucaksız bozkırlara saldı kendini umutsuzca.
Sonra, ağır adımlarla kasabanın dışına çıktı. Mezarlığa yöneldi. Gökyüzü koyu gri bulutlarla kaplıydı.  Ak Dağ’ın tepesinde çakan şimşeklerin ışıltısı geliyordu. Hava yağmura gebeydi, Salih gibi.  Ak Dağ, kara bir dağ oluvermişti gözlerinde. Soğuk hava, sert soluğunu uğuldarken yine üşümeye başlamıştı. 
Başında kararmış bir tahta bulunan tanıdık mezarın başına çökekaldı.  Üstündeki otlar sararmıştı. Sararmış otları okşadı. Ağladı…
 Etrafı hoş bir koku sardı birden. Annesinin kokusuydu bu. Mezarın başındaki kararmış tahtayı öptü.
“Anne!’’ dedi, “seni bugün yine kaybettim!’’



Kategoriler:Hikaye

Etiketler:

%d blogcu bunu beğendi: