Ben Hâlâ O Günlerdeyim / Üsame Işıldak


Okuldan çıkmış, eve gitmek için Konya yolunda minibüs bekliyorduk. Dört kişiydik. Minibüsün gelmesine beş dakika vardı. Servet abi kendi kendine Arabi şiveyle ezan okumaya başladı. Onun sesine ve okuyuşuna hayrandım. Ezan bittiğinde minibus de gelmişti.

Okulların tatil olmasına iki hafta kadar bir süre kalmıştı. Yine minibüsle evin yolunun tutmuştuk. Servet abi ‘yaz tatilinde kampa gidelim mi?’ dedi. Ben daha bir şey demeden o ilave etti.

-Hem Kur’an öğrenir hem denize  girer eğleniriz.

Bana cazip gelen kelime kamp olmuştu sanırım. Hemen ‘olur’ dedim. Ertesi gün en yakın arkadaşım Bekir’le paylaştım konuyu. O da olur dedi. Servet abi ertesi gün beni ve iki arkadaşımı mahallemizde olduğunu o zaman öğrendiğim öğrenci evine davet etti.

Sade döşenmiş, insanın içini ferahlatan bir havası vardı evin. Numan abi evin abisiydi. İnce uzun bir abiydi. Şakacıydı, herkese ilgi gösteriyordu. Küçücük odasında yattığı kanepenin üstünde serilmiş hasırı görünce çok şaşırmıştım. Salonda idik. Akşam yemeği yenilecekti. Servet abi yer sofra serdi. Yemekte soğanlı yumurta vardı. Yemekte soğan varsa o yemeği yemezdim. Bu yüzden annem neler çekerdi. Ama o akşam o soğanları göre göre soğanlı yumurtayı hem de severek yemiştim. Hâlâ şaşırıyorum bu iş nasıl oldu diye.

Temmuzun ikinci haftası idi sanırım. Otobüs terminalinde dokuz kişi otobüsün kalkmasını bekliyorduk. Saatler sonar Edremit sahillerinde idik. Akşam vakti girmişti. Zeytinci dükkanının üzerindeki iki katlı eve girdik. Ev epeyce genişti. Bahçesi çok güzeldi. Başka yerlerden gelenler de vardı.

Her şey çok güzeldi. Tam bir kardeşlik havası esiyordu evde. Sadelik, samimiyet bizi birbirimize daha da sıkı bağlıyordu. Sanki dünyadan çıkmış başka bir gezegene gelmiştik. Daha önce hiç görmediğim sıcaklık, yakınlık alınlarda, sözlerde temizlikle bezenmiş bir ortama girmiştik. Ortamın güzelliği beni büyülemişti adeta. Yemeklerimizi yiyor, namazlarımızı kılıyorduk ve arkasından da Sözlerden ders yapılıyordu. Birinci sözü dinlediğimde çok hoşuma gitmişti. Kelimeler beni alıp o misaldeki aleme götürmüştü. Ardından ikinci söz üçüncü söz ve dördüncü söz… Namaz ne kadar güzel anlatılmıştı. Her şey çok yeni ve orjinal idi.

Her gün yeni katılanlar oluyordu programa. Üç gün sonra ismini ilk orada duyduğum Mehmet Abinin geleceğini söylediler. Salona girdiğinde sanki üzerinde bir nur halesiyle yürüyor sandım onu. Ne kadar güzel bir siması vardı. Uzun boylu, geniş omuzlu üzerinden hiç çıkarmadığı palto-pardesü arası giysisi içinde heybetli, vakur, nur yüzlü bir ağabey idi. Artık namazları da Mehmet ağabey kıldırıyordu.

Aman Allah’ım! Çocukluğundan bu yana namazlı ortamlarda büyümüş olan ben sanki ilk defa namaz kılıyordum. Kendi seviyeme göre sanki miraca yükseliyordum. Bu namaz hiç bitmese diye aklımdan geçiriyordum. Derken hazırlıklar yapıldı eşyalar yüklendi kamp yerine varmak için yola çıktık. Önce Küçükkuyu’ya gittik. Orada kayık kiralandı ve Ahmetçe köyüne kayıkla gittik. Ahmetçe köyü tam deniz sahilinde, zeytin ağaçları ve ara ara incir ağaçları arasında köylülerin yalnızca yazın kaldıkları bir köydü. Tek katlı kocaman bir eve yerleştik. Hiç görmedim ama kaldığımız evin altı zeytinyağı deposuymuş. Evin sahibi yaşlı, mütebessim cömert bir hacı amcaydı. Birkaç odalı evde hepimiz yerde balık istifi yatıyorduk. Sayımız bazen ziyatetçiler nedeniyle artıyordu. Dalga seslerinin ve hafif rüzgar esintisinin etkisinde, sade küçük bir camide beş vakit namaz kılıyor, namaz sonrası sesli tesbihat yapıyorduk. Her namaz sonrasında Mehmet abi risale okuyordu. Denize her gün girmiyorduk. Zaten bulunduğumuz yerin havası ve manzarası yetmişti bize.

Biz Ahmetçe kampındayken ramazan ayı da girmişti. Sabahın dördünden akşamın dokuzuna kadar oruç tutmak çok kolay değildi ama öyle güzel bir ortam vardı ki, orucun zorluğu bize şeker şerbet gibi geliyordu. Hele bize ev sahipliği yapan hacı amcanın sahura kaldırışını hiç unutmam. O kadar mı nezaket olur. O kadar mı hassas olur bir insan. Bazen biz uyanmayınca abilerden biri, ibriğe su doldurup balık istifi yatan bizleri bitki sular gibi sulayarak uyandırırdı.

Hizmette ileri ücrette geri sözünü ilk gördüğüm ortam bu kamp ortamıydı. Şimdi deseler ki geçmişte hangi zamana gitmek istersin? Tereddütsüz Ahmetçe kamp günlerine gitmeyi isterdim.

Üsame Işıldak



Kategoriler:Hatıra

%d blogcu bunu beğendi: