Sılada Gurbet / Alim Sariye



Otobüsün hareket saati yaklaştı. Bünyamin abi ile son defa sarılıp vedalaştık.
Ah be abim, senin hakkını nasıl öderim? Sen olmasaydın bu bayram memleketime gidemeyecek, babamı göremeyecektim. İzmir’den Eskişehir’e bana refakat ettin. Benim bütün yol masraflarımı karşıladın. Şimdi beni memleketime uğurluyorsun.
—Güle güle git kardeşim, yolun ve bahtın açık olsun! Dualarında bana da yer ayır! dedi son kez.
Otobüse bindim ve yerime oturdum. Terminalden ayrılana kadar el salladık birbirimize. Sonra görünmez oldu..
Bünyamin abi bir seminer vesilesiyle İzmir’e gelmiş, kendisiyle orada tanışmış, kaldığım öğrenci yurdunda diğer arkadaşlarım bayrama gitme hazırlıkları yaparken benim bir köşede oturmuş onları seyrettiğimi ve bendeki durgunluğu farketmiş ve bana sürpriz yaparak kendisinin Eskişehir’e döneceğini, beni de beraberinde götüreceğini, oradan da memleketime göndereceğini söylediğinde dünyalar benim olmuştu.
Vakit tamam. İşte uzun gece yolculuğu başladı. Başımı cama yaslamış mazi ile âti arasında mekik dokuyorum. Yüreğim farklı atıyor bu gece. Gözlerimde buğu buğu memleket hasreti. Neredeyse bir yıl olmuş babamı görmeyeli. Daha onüç yaşındayım ve gurbet bir gömlek gibi sırtımda.
Sağa sola bakınıyorum. Herkes derin uykuda. Belki uyursam vakit daha çabuk geçer diyorum ama nafile. Şoför radyoyu açmış kısık sesle müzik dinliyor. Çok net duyuyorum. Yurttan sesler korosunu dinlerken, gece haberleri giriyor araya.
Acaba babam ne yapıyor? Beni görünce çok sevinecek mi?
Yarın iner inmez bir gömek alacağım kendime. Zaten param ancak yeterse. Üzerimdeki gülkurusu gömlek çok eskimiş. Yurtta hep Naim’in yedek gömleğiyle idare ediyordum, benimkini yıkayıp kurutana kadar.
Diğer taraftan babamla yaşadığım hatıraları düşlüyorum. Küçük yaşta annemi kaybettiğim için, benim üzerime biraz fazla titriyordu. İki abim başka şehirlerde çalışıyorlardı. Ablamda gelin olup evden uçunca babamla ben yalnız kalmıştık. Bana kimsesizliği hissettirmemek için elinden geleni yapıyordu. Daha ilkokula giderken evde ekmek pişirmek için hamur yoğurur, yüzüme gözüme bulaştırırdım. Ablamdan öğrendiğim yemeklerin pratiğini evde yapardım fakat ya çok tuzlu olur, Ya çok acı, ya da çok yağlı olurdu. Babam kışın sabah namazına kalktığında sobayı yakar, namazını kılar, birkaç sayfa Kur’an okur ve başucuma oturur, benim uyuduğumu zannederek sessiz sessiz ağlardı. Kim bilir hangi acıların cenderesinden geçiyordu.
Bütün bunları düşünürken nihayet yolculuk sona erdi. Artık memleketime gelmiştim.
Hızlı adımlarla çarşıya indim ve doğruca tanıdık bir mağazaya girdim. Gömlek alacaktım kendime. Tezgahtar birkaç gömlek indirdi. içlerinden beyaz olanı seçtim. Gömleği hemen orada açtım ve üzerime giydim. Eski gömleğimi de bir poşete koydurdum. Biraz daha para vardı yanımda. Hemen yan dükkandan babam için bir tane doksandokuzluk tesbih aldım. Oradan geçen bir minibüse bindim ve köyümüzün girişinde indim.
Üzerimde bembeyaz gömleğim, köyümün masmavi gökyüzünde güvercinler gibi süzülüyorum.
Adım adım evimize yaklaşıyorum. Kalbim duracak gibi.. komşumuz Muhterem abla balkonda beni gördü.
—Oğlum sen misin? dedi. Fakat sesinde bir tuhaflık vardı.
Sonra o içeriye girdi. Ben de yoluma devam ettim. Sessizce kapıya yaklaştım. Kapının önünde epeyce ayakkabı vardı. Kapıyı çaldım. Ve karşımda halacığım.
Bakışlarında bir tuhaflık vardı. Bana sarılmasıyla hıçkıra hıçkıra ağlaması bir oldu. Onun sesini duyan ablam deliler gibi feryad ederek sarılda bana. Derken evde bir ağıt tufanı koptu. Herkes ağlıyor, ben ağlıyorum. Kimse tek kelime etmiyor. Demek ki beni ne kadar özlemişler diye düşünüyorum kendi kendime. Bir süre sonra derin bir sessizlik oldu. Bu ağlayanların arasında babamı arıyorum göz ucuyla. Ama o yok. Herhalde camiye gitti biraz sonra gelir diyorum. Avucumda babam için aldığım tesbihe baktım. Bir an önce vermek istiyordum.
Babam nerede? dedim. Daha lafımı bitirir bitirmez bir ağıt senfonisi daha dalgalandı evin içinde. Bir süre sonra büyük abim bana dönerek:
—Babamızı dün kaybettik dedi. Tekrar ağlaşmalar, feryatlar..
Hiçbir şey diyemedim. Sanki nefes alamıyordum. Evin avlusuna indim. Gördüğüm herşey bana o kadar yabancıydı ki. Beraber diktiğimiz ağaçlar. Beraber ördüğümüz taş duvarlar. Fakat şimdi onsuz hiçbir şey istemiyordum. Yaslandığım dağlar yıkılmıştı birer birer. Sılada gurbet yaşıyordum çocuk başıma. Önümüz bayramdı. Ama ne bayram…



Kategoriler:Alim Sariye, Hatıra

%d blogcu bunu beğendi: