DOSTA MEKTUP 2/ Yusuf Çiçekbaba


Sername-i nâme nâm-ı Subbuh
Ayrılık günlerinde, ayrılıktan ve merhametsiz ellerin, hoyrat zihinlerin gadrinden dökülen göz yaşlarının zerreleri adedince, ayrılık ve tecrit günlerinin gecelerinde ve gündüzlerinde çekilen tesbihlerin, edilen duaların nefesleri adedince selam yolluyorum.


Aleyküm selam kardeşim.
Gurbete, belki zindana dönüşmüş sıladan, sürgüne dönüşmüş gurbetedir bu mektup.
Mektubunu aldım, ziyadesiyle sevindim. Ben de seni taklit ederek Şeyh Galip lisanıyla bir sernâme koydum nâmemin başına. Sonra Hazret-i Pir’den iktibas ettiğin selamın benzeriyle mukabele etmek istedim.
Kardeşim, buralar bildiğin gibi. Daha doğrusu buraların nasıl olduğunu sen benden daha iyi biliyorsun sanırım. Ben önümdekini, yanımda yöremde olanı görebiliyorum sadece, siz ise bir şekilde uzaktan büyük resmi görüyorsunuz. Dostumuz Abdülhakim Muallimin bir yaklaşımı vardı belki hatırlarsın. Dağlar uzaktan görülür bütün azametiyle, yakından bakan sadece önündeki küçük tepeleri görür, derdi. Onun için sana zaten benden daha iyi bildiğin ciğersûz hadiselerden, insanın aklını alacak, insanı deli divane edip çöllere düşürecek şeylerden bahsetmeyeceğim.
Onun yerine belki içine bir ferahlık verir diye, yıllar önce dostum Haydar Hocadan duyduğum bir olayı, o olayın çağrıştırdığı duyguları, düşünceleri anlatacağım. Haydar Hoca bir ara Asya’da bir sahil şehrinde çalışmıştı. Bu şehir işgalciler Asya’yı lokma lokma yutarken, onlar tarafından kurulmuş bir liman şehriydi ve eski ismi de “kral ordusunun ayak bastığı yer” anlamına geliyordu.
Haydar Hocayla bir gün oradaki okul müdürü İbrahim Abi hakkında konuşuyorduk. Bana ilginç bir hatırasını anlattı. İbrahim Abiyi ben de tanır, sever, sayardım.
İbrahim Abi benim şoförlüğümü beğenirdi, dedi Haydar Hoca. Bir iki evli arkadaş dışında hepimiz lojmanda kalıyorduk o zaman. İbrahim Abi sık sık evinde ağırlardı bizi. Bazen de elinde börekler, pastalarla yanımıza gelir, vaktinin çoğunu bizimle geçirirdi. Bir de unutamadığım şey, başta hani şoförlüğümü beğenirdi, dedim ya. Eski, iri bir arabası vardı. Gecenin bir vakti, “Haydar Hoca çıkalım.”derdi.
“Nereye abi?”
“Boş ver, hadi çıkalım. Geç direksiyona.”
Direksiyona geçerdim.
“Sür.” derdi.
“Nereye abi?”
“Sür işte, nereye olursa.”
Sürerdim. Arada sağa sap, sola sap dediği de olurdu.
Eski şehrin krallık devrinden kalma caddelerinde, kenarlarda yeni yeni oluşmaya başlayan gecekondu mahallelerinde, rastgele sokaklarda gezerdik. Ben sürerken o cebinden çıkardığı Cevşen’i açar, yüksek sesle, yanık yanık okurdu.
“Haydar Hoca” derdi “bu sokaklar, bu binalar var ya, Allah’ın bu isimlerini, bu yakarışları hiç duymamışlardır. Şahit olsunlar.”
Aslında İbrahim Abi bu tesbihlerle, bu yakarışlarla şehrin manevi havasının yumuşayacağına, dahası bu tesbihlerin ışıktan bir fanus gibi şehri kuşatacağına, başta bize, sonra çevremize ve dalga dalga bütün dünyaya bir sekine olup ineceğine inanırdı. Elbette okuyan ağız ne kadar çoğalırsa, okuyanların okuyuşu ne denli içten olursa tesiri de ona göre olacaktı bu tesbihlerin.
Sonradan bu hatıra üzerine çok düşündüm. İbrahim Abi ve emsaleri şehirleri boyayan gezgin dervişlerdi benim hayal dünyamda. Şimdi ne Haydar Hocanın ne yaptığından haberim var, ne İbrahim Abinin. Yeryüzünün neresindeler, ne tür zorluklarla karşı karşıya bulunuyorlar bilmiyorum. Ama şimdi ben de tıpkı İbrahim Abi gibi düşünüyorum bu konuda. Tesbihlerimizi, münacatlarımızı yana yakıla salalım semaya. Bir bulut gibi – sekineyi de hani öyle bir bulut gibi görmüştü ya sahabe – toplanacaktır üstümüzde. Sonra o buluttan dökülen damlalar kime rahmet olur, kimin üstüne siccil gibi zillet olarak yağar orasını Allah bilir.
Sevgili kardeşim, belki cahilliğimden, görüşümün kısa olmasından da olabilir. Ben bir şey fark ettim. Her gün okumaya devam ettiğimiz, en azından etmek istediğimiz evrad var ya, mesela Cevşen, mesela Evrad-ı Kudsiye… O tekrarlar kesinlikle sadece tekrardan ibaret değil. Şimdi bu da laf mı, zaten biliyoruz diyeceksin. Zaten bildiğin şeyi neden mi söylüyorum, çünkü bazen bir isim, bir cümle dikkatimi çekiyor ki daha önce hiç duymamışım. Terütaze. Ben bunu hep okuyordum halbuki. Niye ilk defa okuyormuşum gibi şimdi dikkatimi çekiyor ki. Belki cahilliğimdendir dememin sebebi Arapçamın yetersizliği. Biliyorsun ben Arapça okuduğum duaları bir parça anlarım ama Arapça bilgim Türkçeye girmiş Arapça kelimeler üzerine düşünmekle elde edilmiş tuhaf ve oldukça sathi bir birikimdir.
Neyse, bir zaman önce Evrad-ı Kudsiyede “Subhaneke ya Mu’tıka’r-rikab” şeklinde bir tesbihe rastladım. Duygulandım, birkaç defa tekrar edip sonra geçtim diğer cümleye. Cevşen’de de hemen hemen aynı manada bir isme dikkat çekmişti Dertli İnsan “Ya Mutlıka’l-üsarâ” hatırladın değil mi? Şüphesiz O esirleri, köleleri azat edebilecek, hürrriyetlerine kavuşturacak yegane güçtür.
“Beni Allah tutmuş, kim eder azat?” diyor ya şair. Tabi ya, kim tuttuysa o azat eder.
Bir zamanlar iki arkadaşım Cevşen’i ezberlemeye karar vermişlerdi. Onlardan biriyle konuştum o zaman.
“Ben de biraz denemiştim ama aklımda kalmıyor. Biraz ezberliyorum, sonra karışıp gidiyor.”
“Zaten unutmak için ezberliyoruz ya hocam.” dedi. “Ezberleriz, sonra unuturuz, tortusu kalır, o da bize yeter.”
Bir gün ona “Sende ne kaldı tortu cinsinden?” diye sordum.
“İşten eve spor olsun diye yürüyerek gidiyordum. Yürürken de bir kağıda yazdığım birkaç ukdeyi ezberliyordum.”dedi. “Sonra öyle bir zaman oldu ki, bazı isimlerin manası zihnimde açılmaya başladı. Sanki o isimler o an tam da bana hitap ediyordu.” Gerçekten de öylesine kendi kendine söyler dururdu bazı isimleri. Bir kağıt geçse eline, toplantıda sıkılsa mesela “Ya Delile’l-mütehayyirin” yazardı. “Ey kafası karışanlara, ne yapıp edeceğini bilemeyenlare yol gösteren Allah’ım.” Bu isim beni de çok etkiledi. Bütün kalbimle tekrarladım kafam karıştığı, içim daraldığı zamanlar. Sonra bir gün Efendimizin (sallallahü aleyhi vesellem) bir duasına rastladım. Hiç alışık olmadığım şekilde bir iki okuyuşta ezberlemişim. O dua da bu ismi çağrıştırıyordu bir yönüyle “Allahümme erina’l-hakka hakkan ve’rzukna’t-tıbâe, ve erina’l-batıla batılan ve’rzukna’ctinabe” “Allahım bizi hakkı hak görüp ona tabi olmakla, batılı batıl görüp ondan kaçınmakla rızıklandır.”
Başka şeyler de öğrendim bu duadan, aslında bir şeyin ne olduğunu bilmenin ve ona göre davranmanın da bir tür rızık olduğunu öğrendim mesela. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu bilgisiyle beslenmek ne kadar önemli onu da öğrenmiş oldum.
Evet, kardeşim, eskiden dokuz doğruya bir yalan katanların sekiz dokuz yalana bir doğru katarak servis ettiği şimdilerde istikameti korumak için bu dua ne kadar önemli değil mi?
Bir başka arkadaşım vardı. Bir köyde öğretmenlik yapardı. Ama çocukların okulu için şehirde yaşaması gerekiyordu. Her gün kırk beş dakikası yolda geçen bu arkadaş Cevşen’den bir ukde ezberlemişti. Eline bir tesbih alır, işe gidene kadar o isimleri yüz defa tekrarlardı.
Ya Nure’n-Nur, Ya Münevvire’n-Nur… diye sesli sesli okurdu bazen de yolda yürürken. Sence de geçtiği yerler nurlanmamış mıdır o böyle okurken? Şimdi biz de okusak mesela işe giderken, yürüyüş yaparken; geçtiğimiz yollar, yürüdüğümüz şehir, selam verdiğimiz insanlar, dahası ve en önemlisi kalbimiz o Nur’un nuruyla yaldızlanmaz mı?
Gerçi ben bu günlerde yürürken Dertli İnsanın işaret ettiği “Ya Fârice’l-hemm” diye başlayan ukdeyi okuyorum. Sonra da yine onun gibi o kurtuluş duasıyla bitiriyorum sonunda.
Ya Fârice’l-hemm! Ferec veren, gamdan kederden kurtaran sensin Allahım, bir çıkış göster, bir çıkışa götür bizi.
Ya Kâşife’l-ğam! Gamları açan, gideren de sensin Allahım, senin için göğü saran kapkaranlık, bereketsiz bulutları açmak nasıl bir hafif rüzgar gibi küçük bir sebebe bakıyorsa, göğümüzden de bu kara bulutları süpür al Allahım. Sen Mücriye’s-sehap’sın ya aynı zamanda.
Ya Ğâfire’z-zenb! Ey kusurlarımızı, günahlarımız mağfiret eden Allahım. Ben günahkar kul, kapına geldim.
Ya Kâbile’t-tevb! Kapına geldim ve tevbe ediyorum Allahım. Benim günahlarım yüzünden, benim tevbesizliğim yüzünden göğümüzü karartma!
Ya Hâlıka’l-halk! Herşeyi yaratan sensin Allahım, herşeyi idare eden de sensin. Sen ol dersin olur. Ol de, oluversin Allahım. Bizden yana ol Allahım.
Ya Sâdıka’l-va’d! Sen elbette olacağını söylediysen olacaktır, müjdelerinden şüphelenmek ne haddimize, ama güçsüzüz işte, beşerliğimize, acûllüğümüze ver Allahım.
Ya Râzıka’t-tıfl! Çocukların, bebeklerin rızkını veren sensin Allahım. Onların rızkı da bizim rızkımız da senin elinde. Parmaklıklar arkasındaki sabileri de görüyorsun şüphesiz, onların acılarını da biliyorsun şüphesiz, iniltilerini duyuyorsun şüphesiz. Sahipleri sen iken bize laf mı düşer?
Ya Mûfiye’l-ahd! Ahdine vefalısın sen. Başka türlü zaten olamaz. Sabırla bekliyoruz Allahım.
Ya Âlime’s-sır! Sırlar sana ayan, sır perdesini aç Allahım. İftiralar, töhmetler, tekfirler, atılan bütün çamurlar dökülsün aydın çehrelerden.
Ya Fâlika’l-habb! Ey toprağa düşen tohumu yaran, neşvünema ettiren Allahım. Yeryüzünün her yerinde, dertli sinelerin attığı kardeşlik tohumlarını, sevgi tohumlarını, birlik, dirlik tohumlarını nebaan ettir. Yeryüzü bir daha cennete dönsün.
Bu isimlerin hürmetine Allahım, kardeşlerimize de en kısa zamanda kurtuluş ver, fereç ver, mahreç ver Allahım.
Evet kardeşim, devamını sen de biliyorsun zaten. Aslında hepsini biliyorsun ya. Mektup yazdın, sevindim, şımardım. Haddimi aştımsa affet.
Dualarda buluşmak recasıyla.
Kardeşin.



Kategoriler:Deneme, Mektup

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: