Sarmısaklı Kabak Aşı/Ensar Nuralp



Eksikliğini hissettiğin şey değerlidir. Cezaevinde özellikle siyasi tutuklulara yemekler az veriliyordu.
O gün birkaç kişi toplanmış dışarı çıkınca yiyeceklerin hayallerini kuruyorlardı. Herkes en çok sevdiği yemeği dillendiriyor bazıları espiriyle karışık dışarı çıkınca Adana kebabını lahmacuna sarıp yemekten bahsediyordu. Herkesin yemekle ilgili bir hasret hikayesi vardı. Bu yemek muhabbetinin ardında oruçlu olmanın etkisi de yok değildi.


Sıra Erzurumlu cerraha gelince “kadayıf dolma” dedi. Beni en çok da onun hikayesi etkiledi. Bu fırsat bir daha ele geçmez diyerek 61 günlük ceza orucunu tuttuktan sonra şimdi de ramazan orucunu tutan cerrah, 30 kilo verdiğinden bahsetti. Sonra duraladı Cerrah. Yutkundu. Boğazındaki boğum inip inip kalktı. Mahpusluğun ucun ucun incelttiği ruhu gözlerine seğirtti. Kendini toparladı ve kadayıf dolma hikayesini anlatmaya durdu:
Çocukluğumda ramazan geldi mi iftar soframızdan kadayıf dolma eksik olmazdı. Hatta iftar okunur okunmaz kadayıf dolmayla iftarımı açardım. Kadayıf dolmayı çok sevdiğimi bilen annem, yılar sonra her ziyaretine gittiğimde sofraya kadayıf dolma koyardı. Çocukluğumun bu harika lezzetini tadınca çok mutlu olduğumu gören annem de çok mutlu olurdu. Geçen açık görüşe gelen eşim anlattı. Babam çarşıdan dönerken kadayıf almış. Annem ceviz içi hazırlayıp kadayıf dolmayı iftara hazır etmiş. Sofraya oturup iftarı beklemeye koyulmuşlar. Ezanın okunmasıyla ikisinin de gözü kadayıf dolmaya kaymış. İkisinin de eli sofraya uzanamamış. Annem, öğlum diye ağlamaya başlamış. İftarlarını yapmak yerine oturup karşılıklı gözyaşı dökmüşler.
Doktorun bu hikayesi çok etkileyici geldi bana. Kimbilir ne zorluklarla okuttukları evlatları işsiz kaldığı gibi bir de bankada hesabı olmak ve sendikaya üye olmaktan dolayı cezaevine düşmüştü.
Sıra bana geldiğinde en sevdiğim yemeği söyleyemedim. Sarımsaklı kabak aşı desem bu yemek zevkim hiç de anlaşılmayacaktı. Oysa benim de bir hikayem vardı.
Çocukluğumun bağ bozumlarında işler yoğun olurdu. Çocuklar unutulurdu adeta. Çocukların naz yapmasının anlaşılır olmadığı zamanlardı. O gün ne olduysa yedi sekiz yaşın alınganlığıyla yemeğe küsmüştüm. Bir iki ısrar olduysa da kimse üzerime olmadı. Aç kalmıştım.
Bağ arasında dolaşıyor bazen üzüm kesiyor bazen etrafta koşuşturuyordum. Birkaç salkım üzüm yemem açlığımı yatıştırmamış hatta açlığımı daha da artırmıştı. İkindi üzeri annem biraz kabak doğramış, haşlayıp soğumaya bırakmıştı. Gidip gelirken gözüm hep kabak aşındaydı. Yemek soğuduktan sonra annem kabağın içine sarımsaklı yoğurt katarak akşam için hazır etmiş, bakracın içine koyarak alıç ağacının dalına asmıştı. İş telaşının yoğunluğuna kaptırmıştı herkes kendini. Zaten ortancaydım. Yani normal zamanlarda da evde fark edilmeyen ortancaların kaderini yaşayanlardandım. Ne büyük çocuğun sorumluluk rolü ne küçük çocuğun rahatlık rolü verilir ortancaya. Rolsüz, varlığı belirsiz ortancalar nasılsa öyleydim işte. Kendi halimde takılır, kimse halin nicedir diye sormazdı.
Sessizce alıç ağancın gölgesine vardım. Bakracı ağacın dalından indirip yufka ekmekle bir güzel daldım sarımsaklı kabak yemeğine. Bakracın dibi göründüğünde kendime geldim sanki. Apar topar bakracı ağacın dalına astım yeniden.
Akşam olup yemek hazırlıkları başladığında, alıç ağacının dibinden bir çığlık yükseldi. Ablamın hayret sesiydi bu. Anam bu sarımsaklı yoğurda ne olmuş. Annem yekindi.
“Ne olmuş gıız, dökülmüş mü yoksa?”
“Yok ana hengilin dibi gelmiş, biri yemiş!”
Gözler hemen bana kaydı. Öyle ya aç olan bir ben vardım orda. Anam bakracı görünce, inanmadı benim yediğime.
“Yok gız bir hengil sarımsaklıyı nasıl yesin çocuk!”
Bu konuşmaları duyunca suçluluk hali dört bir yanıma sıvanmıştı. Güneş ufka yürüyor, Kavkutlu tepesinin eteklerinde kuşlar dönüyordu. Hiç birşey olmamış gibi kuşlara bakındım. Kurşuni bir sessizlikteydim. Bir bakraç sarımsaklıyı yediğime inanamıyorlardı ama benim halim “ben yedim” diye bas bas bağırıyordu. Sonuçta sarımsaklı kabak aşını benim yediğim anlaşıldı.
O günden sonra bu olay hep tatlı bir alay konusu oldu.
Zaman aktı gitti, hem de ne akış!
Yıllar sonra gurbetten annemin evine her geldiğimde sarımsaklı kabak aşı koydu annem sofraya. Benim en çok sevdiğim yemeğin bu olduğunu düşünüyordu. Oysa sarımsaklı kabak aşı Hiçbir zaman en vazgeçilmez yemeğim olmadı. Annemin heyecanını bölmedim hiç. Önüme konan sarımsaklı kabağı iştahla yiyor gözüktüm hep. Çünkü annem bu halden çok mutlu oluyordu. Yaş uzadıkça sarımsak mideme dokunmaya başladı. Bundandır ki bahaneler uydurmaya başlamıştım. Mideme dokunuyor, deyince bir sonrakinde sarımsağını az koyuyordu annem. Annemin sarımsaklı ısrarı, evladını mutlu görme isteğindendi bu elbette.
Zaman daha da aktı ömür uzadı. Serde mahpusluk da varmış! Zulme uğradığım gün kapkara bir gündü. Neyle suçlandığımı bilememenin bilinmezliği içinde ürpermiştim. Dünya aydınlığına kavuşmayı, saçlarımı hafif bir rüzgârın okşamasını, korkularımın dağılmasını, kalbimin tatlı bir huzurla dolmasını arzu ederken anne duası en büyük tesellisi oluyor insanın.
Nedense çaresiz kaldığında hep annesine sığınıyor insan. İçerdeki koca koca adamların en fazla bahsettikleri insan anneydi. Ben de anardım annemi hep. En sevdiğim yemek olmamasına rağmen canım hep sarımsaklı kabak aşı çekti içerde. Belki de annemi hatırlattığı içindi bu özlem.
Mahpusluğumu duyunca yüreği durmazlanmış annemin. Yarımlıklar içinde kalakalmış. Allah evladıma zulmedenlerin ellerinin karasını yüzlerine çaldırsın diye beddua ederken her dem dua etmiş bana.
.Ben içerdeyken sarımsaklı kabak aşı yapıp sofrasına koymuş annem. Sonra eli uzanmamış yemeğe. O yemek, sofraya gelip sonra el sürülmeden dolaptaki yerini almış.
“Çocukluktan beri böyleydi. Hep birilerine yardım etmeyi severdi. Arfika’da su kuyusu açılsın diye Kimse Yok Mu derneğine para yatırdığı için insan hapsedilir mi?” diye ağlayıp dua etmiş ardımdan.
Yazgının süresi dolduğundan annemin de duasıyla çıktım hapishaneden. İlk işim uzak şehirdeki annemi ziyaret etmek oldu. Zaman zemheri… Sonbahardan bir kabak saklamış, oğlum döner diye. Sofrada bir tencere sarımsaklı kabak aşı… O gün sarımsağı çok olmuş felan demedim. Yeşil biberi yanıma koyup çocukluğumda açlıktan hırsızladığım o bir bakraç kadar sarımsaklı kabak yedim. Meğer sarımsaklı kabak aşı ne kadar da lezzetliymiş. Annemin sevgisi vardı içinde, çocukluğumun açlığı, mahpusluğun özlemi…
Annemin bu son sarımsaklı kabak aşı hayatımda yediğim en güzel yemekti…

Ensar Nuralp



Kategoriler:Hatıra

%d blogcu bunu beğendi: