Gurbetteki Annemiz /Mürekkep


Gurbet Notları.

Sürecin bulunduğumuz ülkeye gelişiyle sahip olduğumuz çoğu olasılıklar da doğru oranda gitmişti. Daha dar dairede, kısıtlı imkanlarda yaşadığımız bir zaman dilimi başlamıştı bizler için. Hepimiz birarada kalıyor, dertlerimizi, sıkıntılarımızı birbirimizle paylaşıyorduk. Bugün derdini dinleyen, yarın sırtı sıvazlanan oluyordu… Ailelerimizi özlemimizin artık babalarımıza hasretimiz üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Hergeçen gün aldığımız haberle, yıkılmış halde olan duygularımızın üzerinde yeni bir deprem çöküyordu adeta. Ayakta kalmaya olağan gücüyle aşılıp, harabe binanın çökmeye yüz tutmuş, ama hala bir umut dayanmaya kalan tek kolonu gibiydik. Ve bizi bizden, birbirimizden başka anlayan kimsemiz yoktu.
Sırayla uğurladığımız sevdiklerimizden sonra tamamıyla yapayalnız kalmıştık. Güç olsada dayanmak zorundaydık; normal şartlarda bile zorlandığımız üniversitelerimiz bu şartlarda daha da zor geliyor, imkan darlıklarımız bizleri sıktıkça nefes alamayacak duruma geliyorduk.

Yurdumuzda koşturmacalarımızla kendimizi oyalamaya çalışıyor, var gücümüzle bir ümit tohumlar saçmaya devam ediyorduk. Başlangıçlar zordur biliyorduk, ama bu süreçte daha da katlanmıştı. Sabah üniversitelerimize gidiyor, gelir gelmez öğrenci odalarını temizlemek için bölüşüyor, silip süpürüyor daha sonra da gelen yemekleri servis ediyorduk. İçimiz kan ağlasa da etrafımızdakilere gülümsemeye çalışıyor, onlarla kendi derdimizi unutup, güzellikler paylaşmaya çalışıyor günlerimizi bu tempoyla geçiriyorduk.

Akşamları kendimizi odaya zor atıyor, ama elimizden geleni yapmış olmamızın verdiği iç huzurla başımızı yastığa koyuyorduk, derken bir telefon…Çaresiz ağlayan bir anne sesi kadar hiçbisey acıtamaz içinizi gurbetteyseniz eğer… ve kendi vatanında gurbette kalmışsa anneniz eğer…Dünyanın bir köşesinde uzaklar daha da uzak artık hissiyle gözyaşları yağmur olup gözlerden boşalırcasına akarken, bir el hissi omzunda, ‘buradayım, yanındayım’ diyen dostların, arkadaşların, ‘kardeş’
oldukların. En büyük şansımız ‘bizlerdik’, bizler için. Kaç sene olmuştu ailemizi görmeyeli, kaç bayram, kaç hastalık, kaç gözyaşı geçirmiştik onlarsız. Ama biraradaydık. Birbirimiz vardık artık.

Ve her cumartesi bize evini açan ablamız…

Yolda giderken artık kıyafetlerimiz kırışmadan inebiliyorduk servisten. Sayımız azlığı anlaşılmayacak gibi değildi…
Bahçe kapısı yüreği gibi herkese açık olurdu evinin. Kapıyı çalıp mutfaktan gelişini beklerdik. Hepimizin gözünde canlanıcaktır o kapıyı açan gülümseyen hali … Ayakkabılarımızla birlikte kapının dışarısında kalırdı tüm dertlerimiz evine girince…
Onun kızlarıydık artık hepimiz. Canla başla özlemini çektiğimiz mütevazı sofrasına gurbette en özlediğimiz ‘anne sicaklığını’ da koyardı sofrasına…

Maddi, manevi doyururdu bizleri.
Ve her hafta ‘Kızlar birdahaki hafta daha erken gelin daha rahat oturalım uzun uzun, olmuyor böyle ama’ deyişleri…
Yurtta yaşarken mutfağa girememe özlemimizden olacak, ablamızın mutfağında hepimiz ayrı bir köşede yardım etmeye çalışır, bütün evi sarardı en sevdiğimiz ev gözleme kokusu.

‘Çayın altını açayım’ , ‘tabaklar bende ‘, sofrayı buraya mı yoksa şuraya mı kuralım?’(her hafta aynı soruyu sorar, nereye istiyorsak oraya koymamız cevabını alırdık…)

Oğlunun aldığı yeni topu kafamızda denemesi, sonra kardeş gibi kavgaya tutuşmalarımız…Hernekadar’ birdaha gelmeyin’dese de biz onun ‘her hafta gelin’ demek olduğunu anlar birbirimize bakıp gülmeye başlardık.

Her hafta bizi Beşiktaş üniformasıyla karşılardı. Hatta hepimize beşiktaşın ‘sen benim her gece efkarım’ marşını ezberletmişti. Bizde onunla söylemekten inanılmaz keyif alıyorduk.(Laf aramızda serviste yurda dönerken bu marşı dinlediğimiz bile oluyordu.) Şakalaşmalarımız baya gürültülü olur ablamızın ‘ ablalarını rahat bırak,kahvaltı yapıcaz!’ seslenişiyle gülmelerimiz artar sofraya geçerdik.

Kahvaltı da mütevazı ablamızın ‘pek bişey yapamadım, kızlar kusura bakmayın’ sözleriyle hepimiz ‘ablaaa, bize çay koysanızda olur maksat size gelip vakit geçirelim’ desek deonun içi rahat etmez her hafta menüye eklemeler yapardı.

Zor zamanlarımızı güzelleştiren mimarıydı ablamız.Evinin sıcaklığıyla hepimiz huzur dolardık…Espiri yapmıyorum, evi gerçekten çok sıcak olur, buharlaşmaya inat , Israrla çay içmeye devam ederdik.Kızı da bize okulda yaptıklarını anlatır, öğrenci olan bizler halini kolayca anlardık. Muhabbetimiz Erzurum hikayeleriyle devam eder hepimizi ilgiyle dinletirdi. Uzun uzun sofra başında oturur, hafta içi birbirimizin başımıza gelenleri ablamıza anlatır ,biz on kere dinlemiş olsak da hiç dinlememişçesine güler, aynı ani yaşardık tekrar. Yurtdışında öğrenci anıları çok olur ama bizim birimizin anısı hepimizin oluyor, kendimiz yaşamışçasına üzülüyor ya da gülüyorduk. Her anlatışımızda ablamızın ,’ ayyy canım benim ya’ deyip dinlemesi bizleri bir dinleyenimiz var duygusu ile rahatlatıyordu.

Kahvaltı sonrası da çok keyifli devam ederdi. Koltuklara geçer, çayımıza devam edip ondan öğreneceklerimizi pür dikkat dinlemekte ayrı değerliydi. O anlatırken duygulanırdı , bizlerin de gözleri dolardı. Herşeye rağmen sahip olduklarımıza Onun yanındayken şükreder, zamanımızı dolu dolu geçirmemiz gerektiğini, üzerimizdekilerin hakkı olanlarının sorumluluğunu hissederdik.

Hiç ayrılmak istemediğimiz evinin şu an hayalen bile salonda kalmak iyi gelmiştir diye tahmin ediyorum.Gelecek hafta gelebilecek olma düşüncesi bile güzeldi.Gurbet ellerde sahiplenişi,zor günlerimizde yanımızda oluşu, samimiyetiydi, kızından farksız görmesiydi ‘Gurbette ki annemiz’ olması.
’Derslerinize çalışın, kendinize iyi bakın, canınız bişey çekerse mesaj atın haftaya yapmaya çalışayım’ deyip evlatlarını uğurlar gibi bizleri uğurlaması hala akıllarımızda…

Sahi bir daha ’ gelecek hafta’, gelecek miydi?



Kategoriler:Hatıra

%d blogcu bunu beğendi: